Türk Sineması 3: İdeal Popüler Film
Türk Sineması Üzerine Düşünceler 1 ve 2 adlı yazılarda, Türk Sineması hakkında düşündüklerimden bahsetmiştim. Tabii ben kendi blogunda kendi fikirlerini kâğıda döken biri olduğumdan, yani bir sıfatım olmadığından, bu fikirleri benden başka ciddiye alan olmuyor. O nedenle Burak Göral’ın bir yazısında çok kısacık da olsa aynı konuya değinmiş olması (hakikaten cımbızla çektim aldım) beni çok sevindirdi.
Burak Göral ile geçen sene tanışma şansına erişmiştim. 1 ay öncesine kadar henüz hiçbir yazısını okumamıştım, okumaya başlayınca üzüldüm tabii. Yazıları da kendisi kadar sakin ve yumuşakbaşlı. Daima iyi bir niyet taşıyor, işin mutfağına girmiş olmasının da bunda payı olabilir tabii. Ama neyse, amacımız Göral’ı övmek değil.
Arka Pencere‘nin 8. sayısında Başka Dilde Aşk filmi için şöyle bir tanımlama yapıyor Göral: “Tıpkı “Neşeli Hayat” gibi, ‘ideal popüler film’i yeniden tanımlayan filmlerden”. Olay bundan ibarettir. Defalarca kez anlatmaya çalıştığım da bu. Daha halka uygun, izlemesi daha rahat, içerikli filmler. Yeniden tanımlanan ideal popüler filmlerimiz bu şekilde olmalı. İhtiyacımız olan bu ve bu filmlerin gişe yapması.
Bu aralar yaşanan Türk Filmi patlaması ne yazık ki aynı patlamayı gişede gösteremiyor. Bu bir açıdan iyi, her ünlü oyuncu barındıran saçmasapan filmin gişe yapamayacağını gösteriyor, ancak bunun çok büyük 2 kötü tarafı var: 1. İyi filmler arada kaynıyor. Usta gibi bir filmi sadece 80 bin kişinin izlemesi ayıptan başka hiçbir şekilde tanımlanamaz. Aynı kaderi Vavien de paylaşmaz umarım. 2. kötü yön ise, bu gişe yapmayan filmlerin seyirciyi tekrardan Türk filmlerine küstürebilmesi ihtimali.
Bir diğer konu da entelektüel kabızlığımız. Yakın dönemde yaşanan bir olaydan esinlenerek anlatayım, geçen hafta Zeki Demirkubuz söyleşisi vardı, ufak bir salonda, 5 10 kişi masa başı sohbet şeklinde falan geçer herhalde gibi bir hayalle salona bir girdim ki dolup taşmış salon. Sanki bir ben izlemişim Masumiyet‘i sanıyorum, nasıl saflıksa. 200 kadar entel dantel insanın içerisinde, onlardan daha entel dantel diğer konuklarla beraber başladı söyleşi. Ortamın saçmalığından o kadar daraldım ki yarım saat geçmeden çıktım gittim. Orada olan başka bir arkadaşım, ben kaçtıktan sonra yaşanan şu olayı anlattı: henüz izlemediğim bir Demirkubuz filminde odada bir akvaryum varmış. Çok entel dantel bir arkadaşımız bu akvaryumun bireyin bilmemne bilmemnesini temsilen orada olduğunu düşündüğünü söylemiş bizim Zeki’ye. Gülmüş bizim Zeki de, “yahu odaya girdik, baktık akvaryum var. Sanat ekibi kaldırayım mı dedi, kalsın dedim. Budur yani.” demiş. Budur yani. Biz buna kraldan çok kralcı olmak diyoruz.
Bu küçük örnek, ne yazık ki tüm Türk sinema topluluğunun etkisi altında olduğu bir akım. “Aman çok içi dolu sanat filmleri üretiyoruz, bunları ödüllendirelim, değerleri bilinsin”. İyi tabii de bir yandan sektörleşmeye çalışan sözde sektör can çekişiyor. Sektörleşmeye çalışan bu sözde sektörün içerisinden çıkan iyi filmler harcanıyor, adları bile anılmıyor. Entel dantel sinema insanlarımızın sadece ortama ayak uydurmak için önlerine gelen minimal filmi yere göğe sığdıramaması, ödüle boğması başka nasıl açıklanabilir ki? Bu insanların kaçı bu filmleri anlayabiliyor (anlaşılabilmesi gerekecek kalitede iseler) gerçekten merak ediyorum. Zira bir de bomboş olup sırf bazı kalıpları dolduruyor diye övülen filmler var. Bu insanların oluşturdukları içi boş koza, yakın zamanda yıkılmaya ve sektöre çok daha büyük zararlar vermeye mahkûm durumdadır.
Benden çok daha yetkin olan ve etkili yerlerde de bulunan ve bu olayın farkında olan başka insanların da olması iyi bir şey. Burada iş onlara düşüyor. Ancak onlar için de bu olayı bu şekilde dile getirmek o kadar kolay değil. Çünkü yukarıda bayağı hayıflanarak andığım türün filmleri de (iyi olanları) ciddi anlamda entelektüel ve sanatsal bir boşluğu dolduruyorlar. Ben de bu filmlerin bazılarını severek izliyorum. Evet, bunlara da ihtiyaç var. Ancak popüler sinemamızın da ödüllendirilmeye ihtiyacı var. Ödüller seyirci çeker, tekrar vizyon şansı doğurur, gişe ve döner sermaye getirir. Bunu sağlayacak olan ise sinema medyasıdır.
Festival jürilerinin entelektüel kaygılardan ötesini de düşünmeleri şarttır. Yoksa gelecek çok da hayırlı değil gibi geliyor bana. Ha tabii her anlamda Avrupa destekli, sadece sanat sineması üreten bir piyasaya da dönüşebiliriz. Kötü bir şey mi? Bilemem. Ancak popüler sinemaya ihtiyacımız var.
Tüm bu nedenlerden dolayıdır ki sinemamızı kurtarmaya karar verdim ve Türk Sinemasını Kurtaracak Filmler Listesi adlı bir bölüm açtım siteye. Sağ yukarıdan ulaşabilirsiniz. Bunlar benim izlediğim son dönem Türk filmleri içerisinde seyirci ilgisine layık olan, içi boş olmayan nitelikli popüler filmlerin bir listesi (tamamıyla sallama yargılarla ve kişisel zevklerime dayanarak oluşturulmuştur). Daha ayrıntılı açıklaması sayfasında mevcut.

Güzel ve önemli bir nokta. Popüler sinemanın göz ardı edilmesi, ne yazık ki entelektüel camianın ikiyüzlülüğündendir. Bunu uzatmaya ya da başka bir ad takmaya gerek yok. Yılmaz Erdoğan’ın şairliği nasıl edebiyat camiasında görmezden geliniyorsa, Usta, Vavien vb. filmler de, içinde barındırdıkları “halka hitap” iksiri nedeniyle bir yana itiliyor. “Halka hitap ediyor, o zaman sanat filmi değildir, üzerinde düşünülmemiştir, suludur.”
Yalnız burada kantarın topuzunu kaçırıp işi, entelektüel düşmanlığına vardırmamak lazım. Modern Sanat ilk çıktığında, Hitler tarafından, tüm modernist sanatçılar ve ressamlar alaşağı edilmek istenmiş ve onları yeren afişler, sergiler yapılmıştı. Bu daha sonra sistematik entelektüel düşmanlığına varmıştı. Bunun da dengesini bulmak gerekiyor. Onlara da ihtiyacımız var. Sırf bunun için, über-entel Fatih Özgüven’in Vavien ile ilgili yazdığı yazıya bakmak gerek. Bu belki ilk kıvılcım olabilir.
Her Şey Çok Güzel Olacak, popüler sinemanın en güzel örneklerinden birisiyken Recep İvedik en kötü örneklerinden birisidir. Ama, her iki film türü de mutlak suretle çekilmelidir. En kötü film de, en iyi film de, sinema şemsiyesi altında halkın kolektif bilincinde yer etmelidir ki böylece insanlardaki “sinemaya para vereceğime evde izlerim” mantığı sekteye uğrasın. Sinema salonları dolsun, salon sahipleri kazansın, böylece her türlü filme salonlarını açabilsin, dağıtımcı kazansın böylece bağımsız filmleri de dağıtabilsinler, yapımcı kazansın böylece genç yönetmenlerin projelerine de para ayırabilsinler, yönetmen kazansın ve sonra bütün bu paralar, yeniden ve hevesle sinema sektörüne aktarılsın. Bu işler böyle. Halka inmeden sanat filmi yapamazsınız, gayet de ironiktir. Recep İvedik olmasa, Semih Kaplanoğlu film çekemez. Bunun ayırdına varmak gerek.
Bir diğer diyeceğim şey de, yaptığın film listesiyle ilgili. Filmleri tarih sırasına alırsan çok daha iyi olur. Bir de 1990′lardan da önceye gitmende yarar var sanki. Züğürt Ağa’nın, Selamsız Bandosu’nun, Neşeli Günler’in, Gülen Gözler’in, Bizim Aile’nin, Hababam Sınıfı’nın ve Köyden İndim Şehre’nin de bu filmlerde katkısı var. Özellikle Her Şey Çok Güzel Olacak filmindeki naiflik, bana kalırsa, bu eski Türk filmlerinin naiflik mirasını çok daha iyi kullanmıştır. Masumiyet de, eski yeşilçam filmlerinin. Bu listeye biraz daha emek vermek gerek.
Taslağı attık, ileride daha da emek verilir tabii saçma bulmazsa insanlar. Başta fragmanlar, afişler falan da koyacaktım da şimdilik sakin başlasın dedim.
Ben listenin güncel olmasını, özellikle de Eşkıya sonrası dönemi kapsamasını istedim. Bahsettiğin filmlerin değeri tartışılamaz bile ancak listeyi oluştururkenki amacım yakın dönemde çıkan filmler ve bu filmlerin gişedeki başarıları. Bu grafik çok şey açıklıyor bize çünkü. Bir kısmının gişe rakamlarına ulaşamadım tabii.
Bir de biz genç bir nesil olduğumuzdan, en azından ben, bahsettiğin filmlerin tamamını televizyon filmleri olarak biliyorum. Hiçbirini sinemada izlemedim ama televizyonda onlarca kez izledim. O nedenle böyle ilginç bir algıda seçicilik oluyor insanda. Sanki bunlar sinemanın değil de, şimdiki dizilerin o dönemki hali gibi geliyor insana. Sen filmleri yazınca resmen aydınlanma yaşadım, “doğru lan” dedim kendi kendime..
Linkte ki “Türk Sinemasını Kurtaracak Filmler Listesi”ne baktım. O liste de bana göre kaliteli filmler de var kalitesiz filmlerde. Ancak o listede,senaryosunu profesyonel senarist Semir Aslanyürek’in yazdığı “Eve Giden Yol” gibi gişede başarısız ama seyir açısından fevkalade bir filmin de olması gerekirdi bence.
Şu sıralar bir dükkan işi ile uğraştığımdan, okuyabilsem de yorum yazamıyorum buraya, film fabrikasına vs. Güzel tespitlerde bulunmuşsun. Bu akvaryum benzetmesi Tarkovski’nin “Zerkalo” (Ayna) filminde de çok başına gelmiş. Her şeye bir anlam yükleyen sinema/sanat eleştirmenlerine kızmış Tarkovski ve “özel bir anlamı yok” demiş. Bir şeyin özel bir anlamı olmaması onun her anlama gelebileceğine işarettir. Bu da içinden çıkılmaz bir durumdur ve güzel olan tarafı da budur aslında. Kontrollü kaos; en tepeden, hınzırca alınan bir zevk. Biz fanilerin çektiği acılara değe bilecek kadar keder yüklü, acımasız.
http://www.youtube.com/watch?v=7LPEB5ZzDhA
Şimdi sizin bu ideal poüler film dediğiniz kavram herkesin istediği bir şey. Tüm dünyada amaçlanıyor. Lakin sinema kurulalı kaç yıl olmuş (yada sektör ilan edineli) cevabı bulan yok. Ama arada bu güzel konsepti tutturmaya yaklaşanlar var. Çünkü bence bu bir ideal konsepttir ve asla ulaşılamayacaktır. Biz yaklaşanlarla yetinelim o zaman. Eyvallah da onlarda çok az! Bir de şu var: Eylem’in yaptığı listedeki bazı filmler benim için popüler değil, ama Eylem öyle demiş. Yanlış mı? Hayır. Çünkü tamamen subjektif bir konu bu. Sonuçta olay karışıyor yani. İçinden çıkılamıyor bence.
Yine de tartışılmasında yarar görüyorum. Çünkü bu yaklaşmaya çalışanlar arttıkça sinema kültürü gelişecektir, tıpkı Eylem’in baştan beri dediği gibi. Keşke böyle bloglar artsa da millet kendi fikrini yazıp tartışsa ve okuyanlara yol gösterse.
Şöyle bir gerçek var: sinema sektörüne sahip ülkelerin böyle şeyleri kasmasına gerek yoktur. Sektör varsa döner sermaye de vardır, anlamsız bomboş filmler de, sanat filmleri de çekilebilir. Hepsinin piyasası vardır. Ancak bizde öyle bir durum yok.
Henüz sinema kendini besleyebilecek kapasitede değil, eğitimli insan yetiştiremiyor, büyük çoğunluk, okul mezunları bile alaylı yetişiyor. Her şeyi tecrübe ile yapıyorlar. Ruh hiç kimsede yok. Zira deli ruhları besleyebilecek bir sinemamız yok, ne maddi anlamda, ne de seyirci anlamında. Mchel Gondry Türkiye’de yaşasa anca Kaygısızlar’ı falan çekerdi.
Bir ya da iki sonraki nesilden ümitliyim.
Yorum Yapın!
Bilgi Paylaşımı »
Bilgi Paylaşımları PDF ve Özeleştiri
Paylaşıma Ara‘da yem atmıştım ama yutan olmadı, ben de kendim yapayım n’apalım dedim. Bilgi Paylaşımı bölümünde yer alan bugüne kadar yazdığım neredeyse tüm yazıları tek bir PDF dosyası halinde derledim ve bugün sizlerle paylaşacağım, ne …
Eylem Planı’na Hoşgeldiniz
Haber Hizmeti
Bölümler:
Tüm Yazılar
Eylemli Günler
Son Yorumlar
Son Eklenen Yazılar
Sevdiklerim
Şekli Geçit
Etiketler