Avatar
James Cameron bundan 4 5 yıl önce Avatar için ilk resmi anlaşmasını imzalarken, anlaşma maddelerinin arasında bir şey sıkıştırmıştı: “Bu film, sadece 3 boyutlu gösterim olanağına sahip salonlarda gösterilecektir.”. O zamanlar 5 yıl içerisinde yeterince salonun 3 boyutlu donanıma sahip olacağı düşünülüyordu. Sayı özellikle son birkaç yılda astoronomik şekilde artıyor olsa da, gerek bütçenin uçup gitmesi, gerekse de gelişimin beklenen düzeyde olmamasından dolayı Cameron filmin 3 boyut teknolojisine sahip olmayan salonlarda da gösterilmesine izin verdi, ama ekledi “bu film, 3 boyutlu izlenmek için yapıldı, 2 boyutlu izlenilmesini hiçbir şekilde tavsiye etmiyorum,ben bu filmi bu şekilde hayal etmedim”.*
Uzun zamandır Avatar’ın abartıldığını, Cameron’un gereğinden fazla yükseklerde uçtuğunu düşünüyordum. Nihayet ayın 16sı geldi çattı, ben de talihin güzel iteklemesi sayesinde filmin ön gösterimine gidebildim. Açık seçik, en başta söylüyorum: Ömrümde hiç bu kadar büyük bir keyifle tükürdüğümü yalamamıştım. Cameron’dan bir daha şüphe edersem Uwe Boll bana tecavüz etsin. Bu kadar açık ve de seçik konuşuyorum.
![]()
Yukarıdaki paragrafı yazmamın birçok sebepleri var. Öncelikle, henüz filmini çekmeye dahi başlamamış bir insanın (ki normal bir filmden 6 7 kat uzun sürecek bir süreçten bahsediyoruz), bu kadar büyük bir öngörüye sahip olması inanılmaz. Avatar’ı izleyene kadar 3 boyut teknolojisinin gerekliliğine hiç inanmadım, hâlen de inanmıyorum (bu cümleden sonra kendime bu senenin en iyi blog yazarı ödülünü verdim). Ancak iyi ellerde, keyif katsayısını fazlasıyla artıran bir şey olduğunu Cameron muhteşem şekilde gözümüze soktu. Özellikle sondaki büyük savaşta (epik diyesim gelmedi, sınırlarında ama) filmin 3b olduğunu unuttum, normal bir film gibi izliyordum, sonra bir anda filmin 3b olduğunu ve 2b olsa ne kadar sıradan (yakın dönem örnek: 2012) görüneceğini farkettim. Bu filmi dev perdede ve 3b olarak izlemeyecekseniz hiç izlemeyin (Cameron da dedi yukarıda bakın). Zira tüm olayı o muhteşem görseli ve atmosferi, o da ancak ve ancak kocaman 3b bir perdede yaşanıyor. Üstelik Cameron “madem 3b çekiyoruz, ekrana paso bir şeyler sıçrasın” gerizekâlılığını da yapmamış (böyle bir dehadan bunu beklemek de saçma olurdu), her şey olması gerektiği gibi, her şey doğal. Cameron’un boğazını yırta yırta inatla neden “Yaşayan bir ekosistem yarattık” dediğini şimdi çok güzel anlıyorum. Başta “yarattın da bana mı yarattın” diye düşünüyordum ancak filmi izleyince her şey önünüze seriliyor, Cameron’un dehasına hayran kalıyorsunuz.
Na’vi halkı, biraz elflerden, biraz ilkel kabilelerden, biraz da Star Wars’dan alınmış, harmanlanmış muhteşem bir ırk. Doğayla bütünlükleri o kadar muhteşem ki her bireyi saçlarından çıkan bir uzantı ile diğer canlılara, veya direkt olarak “doğaya” bağlanabiliyor (ulan böyle yazınca amma saçma salak geliyor, muhteşem ama aldanmayın), doğa, her dokunuşlarına, her hareketlerine tepki veriyor. Birbirlerine o kadar bağlı, birbirlerinden o kadar haberdar ve iç içeler ki.. Bu böyle kelimelerle anlatılabilecek bir şey değil. O “yaşayan ekosistemi” gözlerinizle (3b) görmeniz gerekli.
Cameron’un geliştirdiği teknolojiyle alakalı olduğunu düşündüğüm bir diğer olay ise nihayet 3 boyutlu bir filmde alan derinliğinin düşürülebilmesi oldu. Daha önce de yapılıyordu ancak bu kadar başarılısını ilk kez görebildik ve tek kelimeyle kusursuz olmuş. Oran o kadar iyi ayarlanmış ki kendi gözünüzden ayırt etmek fazla mümkün olmuyor. Orada kamera değil de siz varmışsınız etkisi çok yüksek (3b de sağolsun) ve bu da tamamen kameranın yetenekleri sayesinde. Yalnız yine tekrar ediyorum, bu filmi sakın 2b izlemeyin, illa 2bye kalacaksanız da yine mutlaka sinemada olsun, zira gerek 48 fps olması gerekse de animasyonların bilgisayarlarda çok daha kötü görünüyor olması (bkz. filmin fragmanları) zevkinizi yerle bir edecektir. 3b izleyin!!!
Na’vileri başta kötü animasyona sahip birer model sanıyorsunuz (ilk 35 40 saniye), ancak sonra bunların insan değil 2,5 metre boyundaki “insanımsı” yaratıklar olduğu gerçeğini idrak etmeye, yüzlerindeki duyguları okuyabilmeye başlıyorsunuz (insanlara göre daha ifadesiz yüzlere sahipler ancak alışınca tüm duygularını kusursuz biçimde okuyabiliyorsunuz). Başta bunları kötü animasyona yormuştum ancak tamamının gerçekçiliğin bir parçası olduğunu farketmek uzun sürmüyor. Tek ilginç taraf gezegende yaşayan neredeyse tüm canlıların Tavus kuşu modeli korunma sistemlerine sahip olması (Tavus’da amaç farklı tabii). Yine de o kadar canlı ve gerçekçiler ki ona bile göz yumuyorsunuz. O ekosistem içerisinde her şey kusursuz.. Tüm bitkiler ve hayvanlar, kusursuz bir bütünlük içerisinde.
Filmin tek zayıf yanı metni. Ancak hep dedim, yine diyorum (Hitchcock da diyor): Ne çektiğin değil, nasıl çektiğin önemlidir. Cameron da muhteşem çekiyor kardeşim. Her Cameron filminde olduğu gibi senaryo okumalara ve alt metinlere açık olsa da bunların tamamı fazlasıyla ortada, anlamak için çaba gerektirmeyen şeyler. Filmin başından sonunu görmek, olacakları tahmin etmek çok kolay. Ancak bu filmin hiçbir ânında sizi filmden soğutmuyor. O kadar iyi bir atmosfer var ki az sonra olacakları bile bile her cümlede gaza geliyor, her sahnede heyecanlanıyorsunuz. Arketip karakterler (asi kahraman pilot, dik başlı “trigger happy” general, gözü para bürümüş patron, sonradan taraf değiştiren kahraman, onun güçlü ama duygusal dişi karşılığı, hepsi burada), klişe olay örgüsü, sonu belirli bir hikâye, vasat diyaloglar vs. ancak muhteşem bir 2,5 saat. Film son demlerinde biraz sarkmaya başlasa da affedebiliyorsunuz, zira o kadar güzel bir 2 saat geçirmiş oluyorsunuz ki sıkılamıyorsunuz.
Bir de müziklerle pek hoşlaşamadım (bakın kötüler demiyorum, ben hoşlanmadım diyorum), o kadar.
Ayrıca eklemekte yarar var, sayısal yansıtma muhteşem bir şey. Ne tek bir çizik, ne bir film osurması, ne de başka bir şey. Gerçi insan o kapakçığın sesini özlüyor ama n’apalım..
Şimdi gelelim olayın “devrim” kısmına. Beni filmden en çok soğutna şey bu iddia idi. Ekranda gördüklerimizde ben şahsen devrimsel bir şeye rastlamadım. Evrim, evet, ancak devrim yok. Gelişen teknolojinin gelişen kalitesi var. Yaratılan dünya muhteşem ve bugüne kadar gördüğümüz hiçbir şeye benzemiyor, yaratılmış en gerçekçi sanal dünya, havasından suyuna kadar her şey muhteşem görünüyor. Neredeyse tamamı animasyon olan bir filme 5 6 yıl ayırırsanız bu mümkün. Ancak dediğim gibi, devrim değil.
Benim anladığım, işin devrimsel kısmı kamera arkasında. Hareket Yakalama (motion capture) teknolojisinin geliştirilmiş bir hali. Oyuncuların tüm hareket ve yüz mimikleri aynı anda yakalandıktan sonra (Karayip Korsanları’na kadar bu 2 işlemin ayrı ayrı yapılması gerekiyordu, onda da sadece çektiğiniz görüntüyü kullanabiliyordunuz) dilediğiniz her yere, her türlü ayarda kamera koyabiliyorsunuz. Tüm bunlar Cameron ve Görüntü Yönetmeni Vince Pace’in birlikte geliştirdikleri Reality Camera System (RCS) ve The Volume adlı iki teknoloji ile mümkün oluyor. Yani sahneyi çekerken ne ışık derdiniz var, ne mizansen. Her şeyi sonradan dilediğiniz gibi ayarlayabiliyorsunuz, gerçi hareket yakalama sistemlerinde de bu böyle ama aynı anda mimikleri de yakalayabilme her şeyi değiştiriyor. Oyuncunuz oynadığı sırada monitörden onun Pandora gezegeninde Na’vi halinde nasıl göründüğünü görebiliyorsunuz. Olay hareket yakalamadan performans yakalamaya (performans capture) dönüşüyor. Bu teknoloji de daha önce kullanıyordu ancak ya yüz mimikleri ayrı kaydediliyordu (bu oyuncudan tekrar performans almak demek) ya da bu kadar ayrıntılı yapılamıyordu (The Volume ayrıntı miktarını 6 kat artırıyormuş). Zemeckis’in de uzun yıllardır üzerinde çalıştığı olaylardan biri, ancak onun filmlerinde hâlen yeterince iyi görünmediklerini düşünüyorum (gerçi en son Beowulf’u izledim). Tabii bu teknoloji de sadece animasyon olan kısımlarda kullanılabiliyor.
Gerçek oyuncularla çekilen kısımlarda ise RCS devreye giriyor. Bu da yukarıda da bahsettiğim gibi, çok daha gerçekçi, insan gözünden izler gibi bir izlenim yaratıyor. Bu aslında içerisine 2 tane yüksek çözünürlüklü kamera yerleştirilmiş 3 boyutlu bir görüntü çekme tekniği. IMAX ile birleşince (saniyede 48fps ve 35′ten 70mmye çıkış), eğer IMAX salonunda izlerseniz kusursuz bir seyir sunuyormuş. Bir ay içerisinde ben de tecrübe etmeye çalışacağım efendim. IMAX izledik ama 3 boyutlu izleyemedik henüz. Gerçi 48fps görüntüyü aşırı videosallaştırsa da bilgisayarlarımızda izleyene kadar bunu farkedeceğimizi sanmıyorum.
Neyse, böyleyken böyle işte. Ne istediğini bu kadar iyi bilen, bunu yıllar öncesinden öngörebilen ve kusursuz bir biçimde uygulayabilen çok fazla yönetmen sayabileceğimizi düşünmüyorum. Eğlence sinemasının krallarından biri kesinlikle. Koleksiyoncu Blu-Ray’i çıksın da daha Blu-Ray almadan ilk filmimizi alalım
.
*: Bu tabii ki filmin 2bsi sefil demek değil, film 2bye özel olarak da ayarlandı ancak en başta IMAX 3D için tasarlandığı ve en yüksek kalitenin ve keyfin bu şekilde alındığını belirtmek istiyor Cameron.

Bu filmi çok merak ediyodum da kafama takılan bi şey var. Filmi IMAX 3D salonda mı izlemeli ya da Real 3D salonda mı? Hangisi daha gerçekçi ve keyif vericidir?
3b’nin tüm olayı perde boyutu. Perde ne kadar büyükse keyif de o kadar artar. Imax’in perdesi de 20 metre olduğundan zevk doruklarda oluyor tabii. Ancak aynı büyüklük başka bir sorunu beraberinde getiriyor, o da yine her şeyni çok büyük olması. Özellikle bol hareketli filmlerde (Şekil 1A: Avatar) filmden hiçbir şey anlayamama riski de beraberinde geliyor.
Ben ön gösterime değil de kendim bilet alıp gidecek olsaydım IMAX gitmeye çalışırdım. Ama Real D’de de en önlerde oturduğunuz takdirde sorun yok (3b filmlerde önlerde oturmak daha fazla keyif sağlayacaktır, zira 3. boyutun sınırları perde boyutuyla sınırlıdır)
Bir de en boy oranı var. Direkt Cameron’un ağzından vereyim:
“For Avatar we’re shooting in a 16:9 ratio, we’re extracting a cinemascope (2.35:1) ratio from that for 2D theatrical exhibition, and for 3D theatrical exhibition we will do, in the theaters that can, we’ll be in the 16:9 format and the theaters that can’t we’ll be in the scope format. Because I actually think that the extra screen height really works well in 3D. It really pulls you through the screen. So I’m actually going back on years of kind of eschewing the kind of 1.85 format, now saying 1.85 – or actually, it’s 1.78:1 – actually works really well in 3D. But only in 3D. I still like the scope ratio compositionally for flat projection.”
Özetle 2b ve RealD gösterimlerde film 2.35:1 iken (gerçi yukarıda RealD’den bahsetmiyor) IMAX’te 1.78:1 olacak (tabii ki salonun özelliklerine göre IMAX de geniş olabilir). Bu da 2b ve RealD’de görüntünün Pan&Scan ile bize sunulacağı yani bazı yerlerinin atılacağı demek (biz de 2.35:1 izledik). Ama aynı zamanda geniş ekranın kompozisyonlarından yararlanabileceği anlamına da geliyor. 1.78:1 ise estetikten daha uzak olmasına rağmen 3bnin nimetlerinden daha iyi yararlanıp açığını bu artısıyla kapatacak.
Falan filan, ben diyorum ki 3b izle de yeri farketmez, ben RealD izledim, bir kere de IMAX’de izlemeyi planlıyorum
.
Yorum Yapın!
Bilgi Paylaşımı »
Bilgi Paylaşımları PDF ve Özeleştiri
Paylaşıma Ara‘da yem atmıştım ama yutan olmadı, ben de kendim yapayım n’apalım dedim. Bilgi Paylaşımı bölümünde yer alan bugüne kadar yazdığım neredeyse tüm yazıları tek bir PDF dosyası halinde derledim ve bugün sizlerle paylaşacağım, ne …
Eylem Planı’na Hoşgeldiniz
Ben Kimim sayfasında yer aldığım filmlerin nette bulunanlarına uzantılar eklendi!
Haber Hizmeti
Bölümler:
Tüm Yazılar
Eylemli Günler
Son Yorumlar
Son Eklenen Yazılar
Sevdiklerim
Şekli Geçit
Etiketler