Inception
Bekledik, bekledik, bekledik. Sonunda geldi. Daha önce birkaç kez büyük merakla beklediğim filmlerle ilgili aşırı beklentilere kapılıp sonunda hüsran yaşadım. O nedenle bu kez kendimi dizginlemeye çalıştım. İlk fragmanı gördükten sonra film hakkında ne tek bir kareye baktım, ne de filmle ilgili tek satır okudum. Yine de beklentiye kapılmamak kolay değil, sonuçta karşınızda Memento‘yu, Prestige‘i vs.yi çekmiş bir adam var ve ne mutlu bizlere ki, o adam hâlen daha muhteşem eserler ortaya koyuyor. Zira Inception, çok uzun zamandır izlediğim en iyi filmlerden bir tanesi. Bu yazı filmin konusuyla alakalı hiçbir spoiler içermez, yazsam bile filmi izlemeden anlamanız mümkün değil zaten. Gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz.

Aslında Inception sadece bir film değil (çok daha fazlası deermişim). Inception bir film ve bir kullanma kılavuzundan oluşuyor. Spoiler yiyememe sebebiniz de bu zaten, bu kılavuzu izlemeden olanları anlamanız mümkün değil. Filmin sevemediğim tek bölümü de bu kılavuz bölümü ama o olmadan da filmi anlamak mümkün değil, dolayısıyla kusur sayılmaz.
Şimdi yanlış anlaşılma olmasın, filmde bir kılavuz falan yok. Bu benim filmin ilk 40 dakikasına verdiğim ad. Inception özünde bildiğimiz soygun filmleri kalıplarına sadık. Ortada işlenmesi gereken bir suç var, paralı kişi bu işi gerçekleştirmesi için işinin ehli bir adamı tutuyor, ekibini kurup bu işi gerçekleştirmesi karşılığında kişisel bir ödül vaat ediyor (para da ediyor ama biz bunu çok sonraları karakterlerden birinin “payını bana verecek” demesinden anlıyoruz, esas ödülün yanında para baş karakterimiz için bu denli önemsiz) ve karakterimiz de gerçekleştirmesi son derece güç olan görev için iş başı yapıyor.
Sorun şu ki Inception’da her şey rüyalarda yapılıyor (filmin mottosuna bakalım:”Your mind is the scene of the crime” yani “Suç mahali zihninizdir”) ve bu dünya o kadar karmaşık ki tüm temel yapıları bize anlatılmadan işlenmesi mümkün değil. Dolasıyla Nolan, mimar karakterini son derece tecrübeli bir eski ortak yerine, ekibe yeni katılacak ve rüya alemini aynen bizim gibi ilk kez öğrenecek biri olarak resmetmiş ki biz de onunla beraber her şeyi öğrenebilelim. Zaten Ellen Page‘in filmdeki görevi biz olmak. Her şeyin bize açıklanmasını sağlamak. Kendisi hakkında hiçbir şey öğrenmiyoruz, neden seçildiğini bilmiyoruz ama onun sayesinde tüm filmi anlayabiliyoruz.

İşte filmin ilk 40 dakikası, son derece hızlı ve rahatsız bir edici bir kurgu eşliğinde bize dünyayı tanıtıyor (kılavuz) ve Cobb’un (DiCaprio) geçmişi hakkında ufak tefek ipuçları veriyor. Bu 40 dakikanın sonuna yaklaşırken “yine beklentilerinin kurbani oldun Düd.. Yazık oldu filme bak, ama bu nasıl kesme kardeşim artık yeter..” modundaydım ki sonra daha filmin başlamadığını farkettim, daha görev başlamamıştı. Gerçek rüyaya dalınması, yani görevin başlaması ile film de başladı. Ve dünya Düd için artık başka bir yerdi..
Filmin bundan sonrası için fazla yorum yapasım yok. Senaryonun yazılmasının neden 8 yıl sürdüğünü anlamak zor değil (hele de Nolan kadar meşgul bir insansanız). İnce ince işlenmiş, zaman zaman kafa karıştırır gibi yapsa da ardından hemen çözülen ve rahatça anlaşılan bir film karşımızdaki. Zekice tasarlanmış, inanılmaz güzellikte işlenmiş. Tabii ilk 40 dakikada bir ara dalar da ucunu yakalayamazsanız, filmin geri kalanını da anlamak biraz güçleşiyor. Ancak benim kadar dikkati dağınık bir insan bile yakalabiliyorsa fazla sorun yoktur sanırım.

Suç planı gerçekten de başdöndürücü, hele ki ortaya çıkan beklenmedik sorunlardan sonra yapılan doğaçlamalar (zaman zaman uçuklaşsa da) inanılmaz bir seyir keyfi yaşatıyor. Sokakta geçen ilk çatışma sahnesinde aklıma hemen Heat’teki efsanevi sahne geldi, o kadar iyi değildi tabii ama hatırlatması bile güzel bir şey. Geriye kalan aksiyon sahneleri de gayet tatminkar iken saatlerce üzerine ateş açılan minibüsün o denli hasarsız kalması, hatta genel olarak filmde ateş edilen hedeflerin çok azının vurulması ister istemez Star Wars‘daki Storm Trooperları akla getiriyor. Yine de özellikle otelde geçen aksiyon sahnelerini izlerken Nolan’a hayran olmamak elde değil, ben hayran olmakla kalmadım, taptım. Senaryo anlamında da çekim anlamında da kusursuz sahneler bunlar, yalın ancak heyecanlı.
Tabii ki tüm bunları sağlayan Nolan’ın zaten ustası olduğunu bildiğimiz kurgu becerisi. Tabaka üzerine tabaka içeren, zamanın her birinde farklı bir hızda ilerlediği bu bölümleri kaybolmadan ve daha da önemlisi kafayı yemeden takip edebilmemizin tek sebebi ustaca yapılmış kurgusu. İzlerken çok farketmiyorsunuz da üzerine düşününce, “bu şey nasıl planlanır” dediğinizde gerçekten de başınız dönüyor, Nolan’ı bir kez daha takdir ediyorsunuz.
Nolan filmin her alanında hâkimiyetini belli ediyor. Filmin teknik anlamda aksadığı tek kısım yukarıda da değindiğim ilk 40 dakikada gerçekleşiyor, o da biraz mecburiyetten. Ondan sonrasına ise kusur bulabilmek mümkün değil. Belki sırf bazı unsurlar yerine otursun diye eklenmiş karakterler (Caine‘in karakteri, Page’in karakteri vs.) film bittikten sonra aklınıza geliyor ve “hmm çok da gerekli değilmiş” dedirtiyor ama çok da umursamıyorsunuz zira seyir keyfi size tum bunları unutturuyor.
DiCaprio‘yu herzaman sevmişimdir ama ilk kez bu filmde biraz zorlandığına şahit oldum. Performansı hiçbir şekilde kötü değil ama Shutter Island‘da da ortak özellikler barındıran bir karakteri canlandırdığından biraz etkisiz kalmış. Tom Hardy ve (adamım) Joseph Gordon-Levitt çok iyi performans sergiliyorlar. Özellikle Levitt zaten bana izlemesi çok keyif veren oyunculardan, yine başarılıydı. Watanabe ise yıllar geçtikçe aksanını mı kaybediyor nedir, bir türlü ne dediğini anlayamadım film boyunca. Yaşlandırma makyajı ise bayağı kötüydü. Anca sesinden tanıyabildim. Filmin en zayıf halkası o olmuş.
Bir de değinmeden edemeyeceğim müzikler var. Filmlerde yoğun bir şekilde müzik kullanılmasını pek sevmeyen bir insanım ancak Inception’ın (fragmanında da bolca çalan) ağır yaylı ve üflemeli (brass mı deniyordu bunlara) çalgılardan oluşan müzikleri hipnotize edici bir etkiye sahip (Shutter Island’da da yakın bir kullanım vardı). Müzikler kesinlikle çok güzel ve film ile inanılmaz bir bütünlük içerisinde. Çok sevdim.
Bu yazıyı yazmadan önce filmle ilgili düşünürken yaratılan evrenin dizi olmaya ne kadar uygun olduğunu farkettim. Evet film tüm konsepti gayet muazzam bir şekilde kullanıyor ama insan “buradan daha ne hikâyeler çıkar” demeden de duramıyor. Birkaç ay sonra dizisini çekiyoruz derlerse hiç şaşırmam. Hatta bence desinler, çok güzel olur.
Hikâyeden fazla bahsetmedim, o daha ehlil kişilerin işi (bir film yorumunda da hikâyeden bahsetsem zaten..). Beni tatmin ettiğini, derin düşüncelere ittiğini, hâlen daha özgün fikirlerin varolduğunu gösterdiğini, Hollywood’dan hiçbir zaman ümidin kesilmeyeceğini düşündürttüğünü söylemek yeterli.
Biraz alelacele yazılmış, fazla açıklayıcı olmayan bir yazı farkındayım ama yazmak istedim. Filmi o kadar sevdim ki hemen hakkında bir şeyler karalamam gerekiyordu. Bende ilk izlenimlerimi paylaştım. Bir kez daha sinemada izlemeyi planlıyorum (1 bedava biletim daha var :)), fikirlerim değişirse bir yazıda da onu paylaşırız artık. Christopher Nolan kadar yetenekli, yaratıcı ve zeki bir adamın Hollywood’da varolabilmesi beni çok mutlu ediyor. Ne mutlu ki daha uzun yıllar ticari filmlerin de aslında ne kadar muhteşem sanat eserleri olabileceğine dair güzel örnekleri bize sunmaya devam edecek.
Siz filmle ilgili neler diyorsunuz sayın okuyucular?
Bu dip not da sadece filmi izlemiş olanlara Lewitt’in kendisinden geliyor: Tıklayın. Filmin sonunda aynı şeyleri hissetmemek ne mümkün?
Popülerlik: 24% [?]

Christopher Nolan, son on yıldır Hollywood sinema endüstrisi içerisinde çalışan en sağlam isim, bu tartışmasız. Memento, The Prestige, iki süper Batman filmi ve şimdi da Inception. Özellikle The Prestige’den başlayarak filmleri içerisinde bir çok ortak yan görmek mümkün: Katmanlı senaryo, paralel anlatımlar, hızlı akış, kafa karıştıcı olsa da bir süre sonra anlam bulan hikaye.. Resmen bu işin ustası olmuş. Ha Inception’ı, diğer filmlerine göre daha zayıf bulduğumu belirtmeliyim. Bunun en büyük nedeni, bir filme sığdırılması imkansız olan bir konsept sunması. Her an yeni bir soru sorduran ve bir de bu sorulara sürekli cevap yetiştiren yapısı nedeniyle, film önceliği karakterler ve duygu yerine kurduğu mitolojiye adamış, dolayısıyla sürekli bir exposition (izah, açıklama) halindeyiz. Film bunu bir nebze Di Caprio’nun geçmişi ile halletmeye çalışsa da, geçmişinin gizemi bile bu yapıyı kullandığı için tam olarak tatminkar olamıyor.
Gel gelelim, film çok eğlenceli. Eğlenceli olduğu kadar zevkli ve sürükleyici. Daha önce sinemada bu konunun, bu şekilde irdelenmemiş olduğunun bilinciyle, tamamen filmin anlatımına ve dünyasını teslim oluyoruz. Teknik yönden de sürekli ağzımızı açık bırakan, zeki ve cesur sahneler ard arda sıralanıyor. İki saatten fazla süresine rağmen tempo de azalmıyor, sonuna kadar merakla izliyoruz. Yani Nolan yine yapacağını yapmış ve kaliteli bir film çıkartmış, herkese de artık izlemek düşüyor.
Ben şahsen senin gibi 40 dakikayı bir kullanım kılavuzu gibi görmedim, bu tür filmlerde her zaman ilk kısım seyirciye dünya hakkında yeterince bilgi vermekle geçer. Bu da sadece onun biraz daha aşmış hali :)
İlk paragraftan sonrasını okumadım… Sen okusanızda anlamazsınız demişsin; hadi benim leb demeden leblebiyi anlayan cinsliğim tutarsa…. Neme lazım dimiii… :)
Abartma Düd !! :D
Bence de Prestige ve Memento ve Batman’lerden zayıf bir filmdi. İlk filmiyle Insomnia’yı da izlememiş olmam neticesinde ensepsiyon’un, izlediğim en kötü Nolan filmi olduğunu söylesem yalan olmaz. Ama bu, iyi bir film olduğu gerçeğini de değiştirmez. Sadece Nolan’ın en kötü filmi, yoksa başarılı ve güzeldi. Özellikle de teknik anlamda, senaryo tekniği ve kurgusal olarak. En kötü filmi de böyle olsun yani…
En zayıf noktası da, bence, o kullanma kılavuzu dediğin ilk bölümde yeterince açıklama olmaması, dolayısıyla kendini olaya fazla dahil edememen, amiyane tabiriyle kaptıramaman, diye düşünüyorum. Belki de ben anlayamamışımdır tabii… Spoiler olmaması amacıyla buraya yazmıyorum ama bir çok nokta var kafama takılan, bunlar da filmle aramda bir duvar örüyor ister istemez…
Benim yorumlamam da bu şekilde, hadi hayırlı işler…
Aslında yazıda senin dediğinden çok farklı bir şey yok. Yani ortada iyi yürütülmüş bir proje var. Bu benim filmden ilk çıktığım andaki gazla yazdığım bir yazı zaten. Üzerine düşündükçe Prestige’in kat be kat daha iyi olduğunu gördüm zaten. Yani bence de Nolan’ın en zayıf filmlerinden biri. Ama Matrix’i dahi aşamadığı bana da sonradan geldi :). Yine de keyifli ve çok güzel bir film. Tüm senaryo zayıflıklarına rağmen.
İlk paragrafına sonuna kadar katılıyorum yani. Sorular için ise: http://www.imdb.com/title/tt1375666/faq#.2.1.26
Benim kafama takılan fazla bir şey yok açıkcası. Hele de bu cevaplara baktıktan sonra.
.
Film kusursuzdu ve MASONLUĞU OKŞAYAN bir yanı da vardı…(rüyalara girmek gibi..)
Felsefik ve fantastik bir film yaratmış Nalon.Tebrik etmemek elde değil fakat ben sadece bir eksik gördüm…Son rüya evresine geçişte, dışarda kalan ve gelen antileri uzaklaştırmaya çalışan joseph gordonun sahnesinde…
havada asılı kalırlarken, dövüş sahnesinde..duvardaki portreler, resimler neden kıpırdamıyor :)
Tam bir Nolan filmi…
Kafa patlatmak icin bire bir!Oturup günlerce bu filmin tartismasini yapabilir insanlar.Memento’yu da asmis bu film.
Fischer’in bilincaltina sayilarin yerlestirilmesi muhtesemdi.
Yorum Yapın!
Sinema 101 »
Bilgi Paylaşımları PDF ve Özeleştiri
Paylaşıma Ara‘da yem atmıştım ama yutan olmadı, ben de kendim yapayım n’apalım dedim. Bilgi Paylaşımı bölümünde yer alan bugüne kadar yazdığım neredeyse tüm yazıları tek bir PDF dosyası halinde derledim ve bugün sizlerle paylaşacağım, ne …
Eylem Planı’na Hoşgeldiniz!

Burası benim evimmiş meğersem diyenlerin mekânı, Heri'nin Seli'yle tanıştığı, Titanic'in battığı, Deliliğin Dağı Eylem Planı'na hoşgeldiniz.Son Yorumlar
Arşiv
Posta Servisi
Sevdiklerim
Bölümler
En Ünlü Yazılar
Geçidi Resim
Haftalık
Etiket Bulutu