Bilgi Paylaşımı

Bildiğim kadarının anlatabildiğim kadarı bu bölümde. Genel ve Sinema 101 olarak ikiye ayrılmış durumda.

Blog

Konu dışında kalan, normal blog yazıları, güncellemeler, duyurular vs. vs..

Film Yorumları

İzlediğim filmlerle ilgili saçma sapan yorumlar. Bence çok ciddiye almasanız da olur.

Sinema 101

Adı üzerinde Sinema 101. Bilinmesi gerektiğini düşündüğüm en temel konular hakkında bildiğim kadarı.

Ve Diğerleri

Hikâyeler, olaylar vs.ler

Ana Sayfa » Blog, Genel Yazılar, Ve Diğerleri

Ben bugün bunu gördüm: Ankara

Yazan Düd, Sunday, 23 May 20107 Yorum

Bu blogu yeni açtığım dönemlerde benim için dünya artık dünya değil blogosferdi. Her şeyi blog olarak veya bloga yazılabilir şeyler olarak görüyordum. Eylem Planı’nı özel bir işlev için kurduğumdan, aklıma gelen her konu için ayrı bir blog açasım vardı. Bunlardan biri de bir gezi bloguydu. Gittiğim gördüğüm yerleri, ki ille de yabancı bir ülke olması şart değil, orada yaşadığım ilginç şeyleri anlattığım bir blog. O dönemler bitirme arazilerim için sık sık Beykoz’a gidiyordum ve başıma gerçekten de ilginç şeyler geliyordu. Ana fikir oradan geliyor yani.

Efendim sadede gelecek olursam, daha önce de belirttiğim gibi, artık kişisel bloga döndüğümüzden, bu anıları rahatlıkla burada yazabilirim. Ve hemen de yazıyorum. Döndüğümden günden beri yazmayı planladığım Ankara ve Londra gezileri! Derin nefeeeess…

Ankara. 7 yıldır İstanbul’da olmama rağmen Ankara’ya hiç gitmemiştim. 4 milyon lise arkadaşımın orada olması bile bu gerçeği değiştirmiyor. Gitmemişim işte. Ancak 21. Ankara Uluslararası Film Festivali kapsamında düzenlenen Festi-Lab etkinliği hoşuma gidince, acilen hava değişikliğine de ihtiyaç duyduğumdan bir an gaza gelerek “gidim gidim, eğlenirim kesin” halet-i ruhiyesine kapılarak gitme kararı aldım. O an çok sevgili FGK‘nin de Ankara’ya gitme planları olduğunu hatırladım. Kendisi birkaç günlüğüne ev kiralamayı da düşünüyordu, ben de hemen yanına yamandım, hiç para ödemeden beleş beleş kaldım evde. Böyle şerefsiz, böyle yüzsüz bir adamım, gerçi orası olmasa arkadaşlarda kalacaktım, çok da şerefsiz değilmişim. Öyle miyim Firo?

Velhasıl ve de kelam, evde kalma karşılığında Firo’ya bir otobüs bileti ısmarladım (diye hatırlıyorum, parayı geri almış da olabilirim, hatırlayamadım şu anda (az önce sordum, ısmarlamışım tamam, sorun yok)) ve yola koyulduk, beklesindi bizi Ankara. Üşenmesem tarihleri de bulup çıkartacağım ama üşeniyorum, FGK’ye sordum “salla abi bir şeyler yaa” dedi, katılıyorum kendisine. 13-14 mart civarı olması lazım gelir.

Yol boyunca hayatını avant garde akımı üzerine çalışmalarda bulunmaya adamış olan FGK tabii ki yine boş durmadı. Eserlerini şuradan görebilirsiniz. Bazen konuştuğumuz, bazen uyuduğumuz, bazen televizyon izlediğimiz, bazense saçmasapan şeyler yaptığımız 6 saatlik yolculuğun sonunda Ankara’ya varmayı başardık ve FGK’nin şirinlik abidesi olup, Ankara’da yaşayıp da Ankara hakkında hiçbir şey bilmeyen sevgilisi tarafından karşılandık. Evet, vallaha da bir şey bilmiyordu. Kiraladığımız (hemen mız oldu bak, bilet aldık ya) evi 1,5 saatin sonunda bulmayı başardık ve hemen ne kadar da avangart, ne kadar da anlında FGK yazan, tuvaleti çalışmayan, 3 odası olup tek yatak barındıran, porno çekmeye çok uygun bir ev olduğunu farkettik. Ama ne yazık ki evde 2 erkek kalacaktık, bu ne yaman bir dünyaydı.. Biz hemen üzüm şarabımızı alıp gece demlenmeye karar verdik, gerçi otobüste pek uyumamış olan Firar’ın gözleri saat 10 gibi benim göbeğimden daha büyük boyutlara gelince korkmaya başladım ve kendisini uyumaya gönderdim. Ben de avangart evdeki derin kopya film arşivinden İki Dil Bir Bavul‘u buldum, izledim, 30 dakikalık malzemeyle nasıl 1,5 saatlik sıkıcı bir film çekilir üzerine başarılı bir çalışma olan filmi takdir ederek ertesi gün Pierre Bismuth‘la tanışacak olmanın verdiği heyecan içerisinde uyumaya çalıştım. Tabii ancak üçte birimi sığan bir koltukta bu kolay olmadı, yere yayıldım ettim falan filan, bir şekilde uyuduk işte. Yattık kalktık sabah olmuştu.

Yazıyı okuyanların tamamı şu anda “Pierre Bismuth kim ooolum?” diye yanındaki arkadaşına soruyordur, çok normal, ben de adını ilk okuduğumda sormuştum.

Kendisi şurada Charlie Kaufman ve Michel Gondry’nin yanında, elinde Oskar amca heykeli tutan adam (en sağdaki) ve evet, gerçekte de bu kadar tatlı bir adam, kilo almış yalnız bu fotodan sonra. Bismuth bir “kontemporari” sanatçı. Yani o baktığınızda hiçbir anlam ifade etmeyen saçma sapan sanat eserlerinden yapan adam. Ancak Bismuth’un yaptığı işlerin hayranı oldum (özellikle de Synonyms çalışması muhteşem) ancak kendisi tüm muhteşemliğine rağmen bilgisayar dünyasından o kadar kopuk ki bir internet sitesi bile yok, dolayısıyla yaptığı işlere derli toplu bir şekilde erişmek mümkün değil. Her telden çalsa da daha çok yapı bozumcu videolar üstünde çalışıyor. 3 gün boyunca yaptığı çalışmalardan bir kısmını görme imkânımız oldu. “Gevelemeyi bırak da bir kelimeyle bize şu adamı anlat bakim” derseniz, size “iki kelimeyle ufuk açıcı, ama bak İngilizce olsa tek kelimede hallederdik” derdim.

Her zamanki gibi salonda en çok (neredeyse tek) konuşan insan olduğumdan kendisiyle bayağı bir muhabbet etme fırsatımız oldu. Yaptığı eserlerde dikkatimi çeken şey, genelde “bu eserle şunu şunu anlatmaya çalıştım“dan ziyade, bir fikri, felsefik bir bildiriyi sanat yolu ile nasıl anlatılacağını düşünerek bunu uygulamaya çalışıyor olması idi. Ya da ben bunu çıkardım, alakasız da olabilir. Zaten başlar başlamaz “Herkes bir sanatçıdır, ancak sadece sanatçı bunun farkındadır” cümlesine inandığını ve eserlerinde bunu ortaya koymaya çalıştığını belirtti. Düşünme ve yorumlama sürecinin bir yaratım süreci olduğunu, dolasıyıla bunun da bir sanat eseri olduğunu belirtti, ya da ben hep bunları anladım, merak ettim şimdi.

Yaptığı işlerin bir kısmını gördükten sonra kendisine acayip bir soru sormaya karar verdim, yanlış anlaşılmasından korktuğumdan bunu etkinlik sırasında değil de arada yanına giderek sormaya karar verdim. Yanına gittim ve “bana göre yaptıklarınız sanat eseri değil, bazı felsefik fikirlerin/tepkilerin (“philosophical statement” demiştim ama tam uygun Türkçe karşılığı bulamadım) sanat yolu ile dışavurumu” dedim ki “ulan zaten sanat dediğin o değil mi?” diyebilirsiniz. Kurduğum cümle tam olarak bu değildi, şu anda hatırlayamadım. Neyse, kendisi soruyu beğenmiş olacak ki “bu güzel bir soru, sen bunu içeride sor” dedi, ben de surat yaptım, oysa ki Ezgi yanımda kafa sallıyordu (Ezgi kim? Aşağıda yazıyor). İçeride verdiği cevap da beni tatmin etmedi, dolasıyla ne dediğini de hatırlamıyorum, özetle “yok canım ne felsefesi, sanat yapıyorum ben” dedi. Olan bana oldu, Bilkent’li sinema öğrencisi hanım arkadaşlarımızdan “ya sana bir Sanat dersi verelim” lafını yedim, “güzelim biz onları 10 yıl önce yedik bitirdik” demek istedim ama diyemedim, zira 10 yıl önce lisede sürtüyordum, onlar ise hâlen derslerde okuduklarını sorgulamaktan ziyade olduğu gibi kabul etmeyi seçmişlerdi. Müzik girer…

Biz bunları yaparken FGK evde şu çalışmaları gerçekleştiriyordu.

Tabii ki film festivali kapsamında konuk olunca herkes Bismuth’un Eternal Sunshine‘la ilgili konuşmasını bekliyordu. Son günü ona ayırdı (3 gün sürdü). Bu filmde ne yaptı bu adam diyebilirsiniz. Kendisi Michel Gondry‘nin yakın bir dostu (ikisi de Fransız ne de olsa). Bismuth’un bir bayan arkadaşı, bir gün pişman olduğu bir tek gecelik ilişkiden sonra Bismuth’a gelip “off, keşke dün geceyi hafızamdan silebilsem” der, Bismuth’un aklı hemen oynak oynak dönmeye başlar tabii, Gondry’le birkaç ay süren akıl yürütmenin ardından Bismuth yarım sayfalık bir sinopsis yazar ve bunu o zamanlar 7 bin dolar karşılığında Gondry yönetecek şekilde küçük bir stüdyoya satarlar. Bu arada stüdyo batar vs. ve 8 yıl sonra Gondry Bismuth’a gelip “filmi çekiyorum haa, haberin olsun” der. Bismuth da “aaa kimle ya?” der doğal olarak. Cevabı biliyorsunuz tabii, “Carry, Winslet falan işte“. Hikâyenin bundan sonrası Bismuth için pek keyifli geçmemiş. Kendisi Gondry hâlen dostum dese de biraz dargın olduğu belliydi. Hikâye uzun olduğundan yazmıyorum ama gerçekten alınmış, şu anda yeni bir senaryo yazdı ve oradayken az sonra bahsedeceğim bir diğer isim olan Sandy Lieberson’a senaryoyu vermiş, onu çekmek istiyormuş. Merakla bekliyoruz.

Sandy Lieberson da 2. gün yapımcılık üzerine konuşmak için oradaydı. IMDB profili sakin görünse de kendisi adını unuttuğum 5 büyük stüdyodan birinde (Fox olarak hatırlıyorum ama emin olamadım) uzun süreler Avrupa yapımları sorumlusu olarak çalıştı. Alien‘dan Chariots of Fire‘a, Star Wars‘dan 1900‘e pek çok önemli filmin bütçe bulmasına yardımcı olmuş, Daniel Day Lewis‘den tutun da Sergio Leone‘ye kadar pek çok önemli isimle birlikte çalışmış birisi (Once Upon a Time in America‘nın bütçe bulmasında da baş aktörlerden). Bu isimlerden bahsederken bizim dizlerimiz titrerken kendisi “dün de Ahmet’le çay içtik” modundaydı. İlginçti tabii. Türkiye’nin çok derin bir video arşivine sahip olduğuna inandığını ve bu görüntülerin derlenip çok güzel belgeseller yapılabileceğini söyledi, kendisi bunu 70lerden beri yapıyor da, Hitler’in renkli görüntülerini ilk kez dünyaya gösteren de kendisi. Bunu siz yapabilirsiniz diye de ekledi, ilgilenenlere duyrulur.

Kendisi Hollywood’un stüdyo sistemine çok hâkim bir yapımcı olmasına rağmen internet çağına çok güzel ayak uydurmuş, dünyada patlama yaşayan, bizde ise varlığından bile haberdar olunmayan sayısal dağıtım yöntemleri, alternatif pazarlama taktikleri üzerine çok önemli şeyler söyledi, muhteşem örnekler verdi. Sahneye çıkar çıkmaz “sormaktan, yardım istemekten asla çekinmeyin” deyince ve Londra’da yaşadığını belirtince, etkinlik biter gitmez yanına gittim ve “Eylül’de Londra’ya yerleşmeyi planlıyorum, sormaktan çekinmeyin dediniz, ben de soruyorum, oraya yerleştiğimde bana yardımcı olabilir misiniz?” dedim, evet hiç utanmadım. Kendisi ışık hızında kartını çıkardı, verdi ve “geldiğin gün ara, Londra’da görüşmek üzere” dedi. Birkaç hafta sonra Facebook’tan kendisini eklediğimde hemen duvarıma “Londra’da görüşmek üzere Eylem, başarılar” deyince bir daha öpesim geldi, kendimi tuttum. Gerçekten yardımcı olur muydu bilmiyorum (bence olurdu, kendisi de o şekilde girmiş piyasaya), Londra’ya yerleşmekten vazgeçtiğiminden asla öğrenemeyeceğiz sanırım.

Her festivalde olduğu gibi, bu festivalde de hiçbir filme gitmedim, fotoğraf çekmedim, zaten yazının fotoğraf açısından kısır olma sebebi de bu. Biraz Ankara’dan, biraz da dostlardan bahsedip bitirelim bu yazıyı.

Ankara soğuk bir şehir, hava olarak demiyorum, atmosfer olarak diyorum. Başkent olmanın tüm gereklerini yerine getiriyor. İnanmazsınız içerisinde Devlet diye bir bölge var. 1 liraya 1 bardak mısır, 1 liraya 3 adet simit alabiliyorsunuz (karşılaştırma için İstanbul’da 1 bardak mısır 3 lira, 1 simit 75 kuruş) ama insanları buz gibi, sokakta, kalabalıklarda yürümeyi tam olarak çözememişler. İstanbul’da 7 yılda burun buruna geldiğim insan sayısından 2 kat fazlasıyla 3 günde burun buruna geldim. Böyle ilginç bir yer, ya da bende bir terslik var. Ali sağolsun Kızılay boyunca bir güzel gezdirdi, sonra eve geldik demlendik (avangart foto yanda), uzun zamandır netten tanıdığım ama hiç görmediğim Beran’la tanıştık. Yıllardır görüşemediğim dostlarımın evinde benimle aynı boyda olan (abartı yok, boyum 1,74. Tamam ya, göğsüme falan geliyordu) ama İstanbul’daki 25 santimlik kadar doyurmayan pideler yedim, sakin barlarında içtim falan.. Ama yok kardeşim, sevemedim oraları.

Bismuth’un son atölyesinden sonra, İstanbul’a dönüş otobüsüme 3 saat kala Kızılay’a çıktım ve beni bu etkinliğe davet eden, Bulgaristan hüsranı vesilesiyle tanıştığım ve sadece ilk gün ayak üstü 10 dakika görüşebildiğim Ezgi’yi (yukarıda kafa sallayan Ezgi, evet) son bir kez daha göreyim de bari 2 kelime laf edelim diye aradım. Açmadı. İçimden çeşitli iltifatlar ederken (bu Ezgi de nasıl iyi insan, bir de telefonları açsa ne de güzel olacak falan diyordum) Kızılay’da son bir tur atıp eve dönmeyi planlıyordum ki yine burun buruna geldiğim bir Ankaralı “Eylem?” dedi. Kim olacak, Ezgi’ydi tabii. Kosmos böyle bir şey işte. İnsan tabii sıcak bir kucaklama beklerken daha telefonuna niye bakmadığı için kendisini azarlayamadan Ezgi hanım bana makara makara filmleri kolilettirdi, bantlattırdı, taşıttı. Bu sırada otobüsüme 1,5 saat kalmıştı, “ben gitsem mi Ezgi?” derken “ya gel bir yemek yiyelim öyle git” diye zorla beni restorana soktu, fişek hızında yemek yedirtti. 40 dakikam vardı ve nereye gideceğimi dahi bilmiyordum (kendisinin yarı yolda “buradan sonrasını bulursun ya di mi” diyerek beni bırakıp gittiğini de eklemekte fayda görüyorum). Demek ki bu Ankaralılar gerçekten ilginç insanlar. Tüm bunlara rağmen seni hâlen seviyorum Ezgi, için rahat olsun, yeminlen hiç alınmadım. Şaka bir yana buradan teşekkürü yine borç bilirim (1 paragraf geyik yap, 1 cümle kuru teşekkür. Çok iyi).

Ankara benim için hem çok keyifli, hem de çok ufuk açıcı bir deneyimdi. Tüm yazının özeti bu. Gevezeliğimi kıstığım haliyle işin bayağı bir özeti bu, aslında burada daha anlatmadığım çok şey var, ilk kez ezme deneyişim, ilk kez bir kafede neskafe içmeye çalışışım (yine içemedim, sevmiyorum kahve), İstanbul’da 3 lira yazacak mesafeye 10 lira taksi parası verişimiz (Ankara’da taksi cidden pahalı), evin yanında olan barın evin yanında olduğunu bilmeyip de 2 blok öteden dolaşıp eve dönmelerim vs.. 3 gün bile olsa anlat anlat bitecek şekilde değil yani.

Bir daha Ankara’ya gider miyim? Önemli bir şey olursa giderim ama keyfi sebeplerle asla sanırım. Daha İngiltere’yi anlatacaktım ama yazı o kadar uzadı ki.. Ki bu 3 gün, İngiltere 17 gün.. Romana hazır olun.

Sağlıcakla.

Popülerlik: 23% [?]

Alakalı yazı bulamadık, kafamıza göre seçtik

7 Yorum »

  • yukarıdaki yazıda bahsi geçen kişilerden biri diyor ki:

    Festivalcinin halinden ancak festivalci anlar derlerdi de inanmazdım. İnsanları festivalin ortasında işini gücünü bırakıp yemeğe götürürsün de yaranamazsın, bloglarda böyle ağızlara sakız olursun. Cık cık cık…

  • Düd (author) diyor ki:

    O kadar teşekkür ettim ama Ezgi :(

    Ofiste beni yarım saat beklettiğin sırada ne kadar meşgul olduğunu görmüştüm zaten, o nedenle üstüne gelmedim, valla bak.

  • yukarıdaki yazıda bahsi geçen kişilerden biri diyor ki:

    Tamam ya, tamam. Budur işte bize verilen değer. İbret vesikası olarak saklanması taraftarıyım bu yazının. Belki ileride birgün sen çalışırken seni ziyarete gelirim, elin ayağın birbirine dolanır da bu yazıyı hatırlayarak ah elim kırılaydı da yazmayaydım dersin. Hmhph…

  • Düd (author) diyor ki:

    O nasıl bir nefes verme efektidir, hayran kaldım.

    Böyle ağlayıp sızlayacağını bilsem hiç yazmazdım, üzüldüm şimdi. Ama insanlar gerçekleri bilmek zorundaydı, üzgünüm. Yemeği bana ısmarlattığını yazsam neler olurdu onu merak ediyorum.

  • FGK diyor ki:

    Bir çırpıda okunabilen avangart bi yazı olmuş. Güzel günlerdi ama terası değerlendiremeyişimiz hala içime dert.

  • Düd (author) diyor ki:

    Azıcık parana sahip çıkıp 1 2 objektif alsan onlar da olacak ama.. Gerçi bizim sorunumuz hafıza kartıylaydı, şimdi hatırladım.

  • Düd (author) diyor ki:

    Yukarıda bahsettiğim Sandy Lieberson şu haberde adı geçen filmin de yapımcısı:
    http://www.ntvmsnbc.com/id/25119987/

Yorum Yapın!

Yorum yapın, ya da trackback bırakın. Ayrıca yorumları RSS yoluyla takip edebilirsiniz.

Kibar olun, güzel yazın vs..

Şu tagları kullanabilirsiniz:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Bu blogda Gravatar kullanabilirsiniz. Gravatar'a üye olun.

/* */