Bilgi Paylaşımı

Bildiğim kadarının anlatabildiğim kadarı bu bölümde. Genel ve Sinema 101 olarak ikiye ayrılmış durumda.

Blog

Konu dışında kalan, normal blog yazıları, güncellemeler, duyurular vs. vs..

Film Yorumları

İzlediğim filmlerle ilgili saçma sapan yorumlar. Bence çok ciddiye almasanız da olur.

Sinema 101

Adı üzerinde Sinema 101. Bilinmesi gerektiğini düşündüğüm en temel konular hakkında bildiğim kadarı.

Ve Diğerleri

Hikâyeler, olaylar vs.ler

Ana Sayfa » Denemeler, Diğer Yazılar, Görsel Sanatlar, Ve Diğerleri

Asri Zamanlar ya da “abi eski filmler çok sıkıcı ya”

Yazan , Friday, 30 April 20104 Yorum


Sıradan seyircilikten biraz daha ilgili bir seyirciye dönüştüğünüz anda (sinefil dememek için kasmak, sevmiyorum), üzerinizde hem kendi kendinizden, hem de dış mihraklardan göreceğiniz bir baskı oluşacaktır: Klasikleri izlemek. Bu, iyi bir sinema seyircisi olmanın zorlu yolundaki en büyük ve çetin, ancak bir o kadar da keyifli adımlarından biridir. Amerika’nın aslında onlarca yıl önce keşfedildiğini, hayranı olduğunuz bazı yönetmenlerin sadece birer kopyacı olduğunu, sinemanın pek de bir yere gitmediğini de bu dönemde anlarsınız.

Anlayacağınız bir diğer şey ise, insanlığın ne kadar değiştiğidir. Çünkü bu filmleri izlediğiniz çevrenizde duyulursa, alacağınız ilk tepki “abi ben ‘eski filmleri’ izlerken çok sıkılıyorum ya, 90 öncesine bakmıyorum bile” olacaktır. Peki ama neden?

İnsanların eski filmleri izleyememesinin birçok sebebi olabilir: Çocukluğunda eski bir film izlerken kedisinin öldüğü haberini  alan bir çocuk, ömrü boyunca eski bir film izlediğinde bir sevdiğini kaybetme korkusu yaşayacağından izleyemiyor olabilir. Ama 1 milyonda bir olabilecek olasılıklar yerine daha mantıklı sebepleri düşünecek olursak, kabaca aklıma şunlar geliyor:

  • Eski filmlerin günümüze göre daha düşük ritme sahip olması.
  • Farklı teorik anlayışlarla çekilmiş olmaları.
  • Önyargılar, ki genelde eski filmleri izleyemiyorum diyen insanlar 1 tane bile eski film izlememiştir.
  • Ve tabii ki toplumsal hayatımızın geçirdiği değişim, dolayısıyla sinemanın geçirdiği değişim.

Yazımızın konusu da bunlar zaten. Başlayalım.

Sadece tek bir eski film izleyerek o günlerden bugünlere ne çok şeyin değiştiğini fark edebilirsiniz. Hayatın da sinemanın da inanılmaz bir değişim geçirdiğini görmek şaşırtıcıdır, örneğin Les quatre cents coups (1959) (400 Darbe)’da baba, 10 yaşındaki oğluna haftalık puro parası vermektedir. Şok geçirme de ne yap şimdi..

Bu filmleri ne kadar büyük keyifle izlersek izleyelim, özellikle bizim kuşak için (25-30 yaş altı) eski filmler genelde biraz huzursuzluk yaratır, kendimiz dışında kimseye itiraf edemesek de, inanılmaz beğensek veya takdir etsek de ufak ufak sıkılırız da (bir tek ben mi sıkılıyorum yoksa.. Kıllandım şimdi). 4 günde 10 12 Hitchcock filmi ve üzerine başka klasikleri de seyrettikten sonra  kendime gelmek için bir Hollywood filmi açtığımda başıma gelenlerden bahsetmiştim, çok iç açıcı bir tecrübe değildi.

Bu sıkılma olayını ilk yaşadığım an sebeplerini çözmek için yola koyuldum, kahretsin ki çok meraklı bir insanım. Şu kadar sinema yazarı, şu kadar entel, şu kadar değerli insan bu filmleri bu kadar övüyor, ben niye sıkılıyorum lan?” diye sordum. İlk adım olarak kendimi dönemin sineması ile günümüz sinemasının farklarını bulmaya verdim ve cevaplar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı.

Bana göre en önemli sebep, ne neredeyse tamamı yapay setlerde çekilen filmler, ne de günümüzdekinden farklı olan oyunculuk anlayışıydı. Bu filmleri izlemeyi bizim için zorlaştıran şey kurguları. Ortalama plan uzunluklarının (OPU) 1930lardan beri inanılmaz bir hızla düşüyor olmasına rağmen filmler bize normalmiş gibi geliyor, sanki hep böyleymiş gibi. Dark City (1998) gibi bir filminin OPU’su 1.8 sn.dir örneğin. Bana hâlen imkânsızmış gibi geliyor. Ancak hızlı kurguları o kadar bir kanıksadık ki farkına bile varamıyoruz. Özellikle 80 sonrası dönemde deneysel sinemanın Amerika’ya girmesi ve MTV‘nin kurulmasıyla daha önceleri yapılması hayal dahi edilemeyecek, günümüzde ise son derece sıradan sayılan şeyler ana akım sinemanın parçaları olmaya ve günümüzün sinemasını yaratmaya başladılar. Olan tabii ki klasiklere oldu, eskidiler, öteki oldular.

Bunu başka örneklerle de genişletmek mümkün. Hollywood’da kamera önünde ilk öpüşme gerçekleştiğinde (ki sadece dudakların birbirne dokunmasından ibaretti) yer yerinden oynamıştı, oysa günümüzde durum çok daha farklı*. Veya şiddet. Artık her sene “daha vahşet dolu” olduğunu iddia eden onlarca film piyasaya çıkıyor ve bu doz gerçekten de her sene artıyor. Televizyon ve internet sağolsun, 50 yıl önce filmlerde dahi göremeyeceğimiz vahşet sahnelerini veya çıplaklığı bugün çocuklarla beraber ana haber bültenlerinde izleyebiliyoruz. Dolayısıyla kendini televizyondan ayırmaya çalışan sinemada doz artımı başlıyor.

Aynı şey filmlerin tempoları için de geçerli. Gün geçtikçe hayatımız hızlanıyor, büyüyor. 50 yıl önce 1 saatte gidilebilen yere bugün 15 dakikada gidebiliyoruz, daha hızlı yaşıyor, çok daha hızlı tüketiyoruz. Bu, hayatımızın her alanına yayılıyor. Kitap yerine internetten okuyor, uzantıdan uzantıya atlıyor, her şeyden biraz okuyor, ama asla tam okumuyoruz. Filmler de aynı şeyden etkileniyor, ilgiyi canlı tutmak için devamlı kesmeler, parlak ve keskin görüntüler, aşırı hareketli kamera, âni ışık patlamaları, hareketli müzikler, yüksek sesler…

Yazının girişine Chaplin üstaddan Modern Times (1936) (Asri Zamanlar)’ı adını çaldım diye koymuştum, ama kendisi bu konu için çok güzel bir metafor da teşkil ediyor. “Modernleşen” birey ve toplumun aynı zamanda bununla yaşadığı mücadeleyi güzelce anlatıyor.

Bu hayatımızın her alanında geçerli. Uzun bir yazı yazdığım zaman kimsenin okumayacağını biliyorum. O nedenle fotoğraflarla süslüyor, kalın veya italik yazılar kullanıyorum, maddeler koyuyorum, bir sürü alengir yapıyorum ki tamamı okunmasa dahi bazı yerler okuyucunun ilgisini çeksin, en azından o aradan devam etsin diye. Kendimden biliyorum, ona göre yazıyorum.

Eski filmler sıkıcı değil (sıkıcı olanları da var tabii), sadece günümüzde düzgün izlenmeye uygun değiller. Çekildikleri zaman, mekân ve dönemin atmosferini kavramadan bu filmleri tam anlamıyla takdir etmek mümkün değil (Örneğin It’s a Wonderful Life (1946).. James Stewart filmde oynamak istememiş. Neden? Çekildiği dönemden dolayı). Dolayısıyla günümüz seyircisinin eski filmleri tam olarak anlayabilmeleri ya da başyapıt ilan edebilmelerini çok mantıklı bulmuyorum. Tabii ki beğenebilirsiniz, ben hâlen Ladri di biciclette (1948) (Bisiklet Hırsızları)’den daha iyi bir film izlemedim diyorum, ancak bu tartışma bazen çok ileri boyutlara taşınıyor. Demek istediğim de bu.

Son paragrafa karşı çıkanlar olacaktır, hatta çoğu insan çıkacaktır. Kendini günümüz sinemasından (ağırlıklı olarak Hollywood sinemasından) soyutlamış kişiler için klasikleri takdir etmek çok daha kolay olacaktır. Tabii tüm bunları genç kuşak için diyorum, hatırlatmakta fayda var.

Bir de tecrübe etme olayı var. Hani bir şeyi başta hiç becermezsiniz ama yaptıkça alışırsınız, 2 parmağıyla sigara saranlar gibi.. İzledikçe izleyesiniz gelir eskileri, alıştıkça güzelleşirler, bir bakarsınız bugünün sinemasının içi bomboş, anlamsız ve kupkuru (genelleme)..

Güzeldir eskiler, klasikler. Sahip çıkalım bence.

Popülerlik: 10% [?]

Bunlar da ilginizi çekebilir

  • Bir Filme Değer Biçmek (5)
    Din, dil, ırk, cinsiyet ve yaş farketmeksizin bir film izleyen herkes o fil...
  • Başlangıçtan Bitişe (2)
    Öncelikle yazıya atmayı planladığım başlığın tamamını yazayım: Başlangıçtan...
  • Düşük bütçe ne demek? (12)
    Düşük bütçe ne demek? Aslında sormak istediğim gerçek soru bu değil. Önemli...
  • Kurgu dediğin.. (4)
    Şu kadar zamandır bu bloga yazı yazıyorum, koskoca Sinema 101 diye bölüm aç...

4 Yorum »

  • Elif diyor ki:

    Kanayan bir yaraya parmak basmışsın :) Mesela ben çok beğenerek izlediğim eski bir filmi arkadaşıma izletirken yüzündeki sıkılmışlığı görmekten nefret edenlerdenim. Aslında durum tamamen şimdiye göre “eski” olmalarından kaynaklanıyor. Yıllar öncede kalmış “eski” olduğundan değil, günümüz filmleri ile aynı yıllarda çekilmemiş olmalarından dolayı eski. Çünkü insan beğenisi tek bir tarza göre şekilleniyor. Genel izleyici beğenisi de günümüz film teknik ve tarzına göre şekillendi. O sebeple eski filmleri yadırgıyoruz. Çünkü günümüz filmleriyle kıyaslıyoruz. Eski bir filmi izlerken “Bu film neden böyle yavaş ilerliyor yahu?”diye sormamızın altında aslında “Hollywood filmleri böyle ilerlemiyor” önermesi yatıyordur. Kıyaslamayı bırakıp izlediğimiz zaman sıkılmaktan kurtuluyoruz eski filmlerden. Bir fark daha var aslında. Eski filmler belli önermeler üzerine şekillenir. Örneğin Bisiklet Hırsızları’nın önermesi “bir çocuğun” babası olan bir adamın, parasızlık yüzünden kendi çocuğunun çocuğu konumuna düşmesidir. Paranın statüleri belirlemesi olgusunu sorgular, bir babanın ezilmişliğini baba-çocuk ilişkisi üzerinden işler. Günümüz filmleri ise duygular üzerine şekilleniyor. Kaba bir tabirle duygu sömürüsü. Babam ve Oğlum gibi günümüz filmleri ise izleyen insanların hassas noktalarına dokunup beğeni kazanıyorlar. Günümüzde film teorisi bilen insanların az olması da izlediği filmi eleştirmeyen insanlar topluluğunu oluşturuyor. “Bu filmin önermesi ne?” sorusunu soracak bir kitle yok. “Bu fillm beni ne kadar ağlattı?”, “Bu film benim hangi duyguma hitap etti?” gibi sorular soran bir hedef kitle var. Dolayısıyla önerme temelli filmler sıkıyor izleyenleri. Duygusal temellere oturtulmuş filmler değer kazanıyor. İzlediği filmi eleştirip irdeleyen insanlar arttıkça eski filmler de “sıkıcı” kisvesinden kurtulacak bence :) Bir de insanların şimdi izledikleri filmlerin geçmiş filmlerden beslendiklerini bilmesi lazım. Hiç değil saygı duyarlar o zaman :) Mesela korku filmlerine ayılıp bayılan bir gencimizin, X bir Hollywood gerilim filminde karakterin arkasında pat diye kendiliğinden kapanan kapı sahnesinin 1922 yılına (evet o kadar eski) çekilmiş Nosferatu’dan geldiğini bilse “Bu ne yaa” diye dalga geçmez izlerken. Hayran olmasa da bir yerlerde saygı duyar herhalde :)

  • Düd (author) diyor ki:

    Her filmin bir önerme içermesi gerekliliğine katılmıyorum, olması tabii ki güzel ama bu şart değil. Duygulara hitap eden filmleri de seviyorum :). Günün sonunda “en sevdiğim” dediğimiz filmler kişisel duygularımıza en fazla hitap edenlerdir (benim için The Big Lebowski örneğin). Ha bu duygulara hitap eden film önerme de içeriyorsa, alt metinlere sahipse vs. değeri artıyor. Ne de güzel.

    Eski filmleri ise yazdık işte :).

  • Elif diyor ki:

    Bir önerme içeriyorsa bir duyguya da hitap ediyordur zaten; evet. Ama önerme içermeden bir duyguya hitap etmesi insanı hayvanlaştırır bence (Afedersiniz ama başka tabirini bulamadım. Tam olarak bu :) )Neye neden duygulandığını bilmeyen tek canlı türü hayvanlardır. Bir filmin önermesini bilmek, neye neden duygulandığını bilmek demektir. Öyle boş boş iç çeken ya da ağlayan insanlar olmamak lazım. “Ne demek istedi şimdi bu” diye düşünüp sorgulamak lazım. Bu sorgu sonucunda da bir önermeye ulaşamıyorsa izleyici bence o film çöptür. Ben önerme olması gerektiğine inananların tarafında yer alıyorum sanırım :)

  • Düd (author) diyor ki:

    İnsanın zaten hayvan olduğu gerçeğinden yola çıktığımız saniye bu teori çöküyor :).

    Katılmıyorum yukarıda da dediğim gibi, ama şu da var ki insan dilediği her şeye bir anlam yükleyebilir, dolayısıyla arayan insan için önermenin yüklenmediği bir yerde bile önerme mevcuttur.

    O nedenle çok da bir sorun yok ortada.

Yorum Yapın!

Yorum yapın, ya da trackback bırakın. Ayrıca yorumları RSS yoluyla takip edebilirsiniz.

Kibar olun, güzel yazın vs..

Şu tagları kullanabilirsiniz:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Bu blogda Gravatar kullanabilirsiniz. Gravatar'a üye olun.

 
/* */