Bilgi Paylaşımı

Bildiğim kadarının anlatabildiğim kadarı bu bölümde. Genel ve Sinema 101 olarak ikiye ayrılmış durumda.

Blog

Konu dışında kalan, normal blog yazıları, güncellemeler, duyurular vs. vs..

Film Yorumları

İzlediğim filmlerle ilgili saçma sapan yorumlar. Bence çok ciddiye almasanız da olur.

Sinema 101

Adı üzerinde Sinema 101. Bilinmesi gerektiğini düşündüğüm en temel konular hakkında bildiğim kadarı.

Ve Diğerleri

Hikâyeler, olaylar vs.ler

Ana Sayfa » Film Yorumları, Görsel Sanatlar

The Hurt Locker

Yazan Düd, Wednesday, 10 March 20109 Yorum

The Hurt Locker‘ı ilk kez bir yıldan uzun süre önce izlemiştim. Nefes yazısında da değindiğim gibi, asker psikolojisini anlatan şeylere özel bir ilgi duyduğumdan, o zamanlar fazla popüler olmayan bu filmin adını duyar duymaz hemen izlemiştim, zira asker psikolojisiyle ilgiliydi ve muhteşem bir afişi vardı (böyle de sığ bir seyirciyim)!

Aslında filmi bu aralar tekrar izlemek gibi bir niyetim yoktu, güzel ve sarsıcı bir film olarak beynimde yer etmişti. Fazlasını da hatırlamıyordum, bir aralar hakkında bir yazı yazmayı planlamıştım ki kayıtlı web sitelerim arasında şöyle bir uzantı var, sanırım Anlar serisi için bir sahneyi anlatacaktım ancak şu an hatırlamıyorum.

Neyse, ne diyordum? Hah, filmi tekrar izleme sebebim. Filmi tekrar izleme sebebim Akademi ödülü almış olması değil, ki o kadar iyi bir film olduğunu da düşünmüyorum ama Slumdog’a en iyi film ödülü veren kurumdan çok bir şey beklememek lazım.

Neyse dedik yine saptık, sadede geldim, filmi tekrar izleme sebebim, sağda solda dönen ve filmin “militarist, Amerikan askerini yücelten, ordu yanlısı vs.” olduğunu iddia eden yorumlardı. “Acaba zamanında ben mi bir tarafımla izledim de yanlış anladım?” diyerek görev icabı filmi tekrar izlemeye karar verdim sayın okuyucu. İyi ki de izlemişim, hatırladığımdan da iyi bir filmmiş.

Hemen cevap veriyorum: Amerikan bayrağının görünmediği bu filmde militarizm övgüsü, kahraman Amerikan askeri vs. gibi olgular olduğunu iddia eden insanlar için iki şey diyebilirim: Ya art niyetliler, ya da filme tarafsız yaklaşmak istemiyorlar (ki ikisi de aynı kapıya çıkıyor). Bu tarz filmleri incelerken birbirine karıştırılmaması gereken 2 olgu var: Asker ve Ordu.

The Hurt Locker, intihar eğilimleri olan Sergeant James (ne Türk ne de Amerikan ordularının rütbelerini bilmiyorum o nedenle IMDB’deki haliyle yazıyorum) ve onun 2 takım arkadaşının Irak’taki son aylarının hikâyesidir. Bu filmi herhangi başka bir bağlama çekmek bana mantıklı gelmiyor. Belki de ben diğerlerinin gördüğü bir şeyleri kaçırıyorum ama bilemiyorum.

James’in filme dahil oluşundan filmin son ânına kadar tamamen bu 3 askerin yaşadıklarını, kurmaya çalıştıkları ilişkileri izliyoruz. Zaten Specialist Eldridge’in (bu Uzman Er mi oluyor şimdi?) hikâyesi ayrı bir film olur.

Aslında insanların neye, hangi sahnelere ve diyaloglara dayanarak bu filme militarist dediklerini anlayamadığımdan direkt bir cevap da veremiyorum (yazıyı yazış amacım bu aslında). Ben gördüklerimi söyliyeyim: Irak’lı bir ev kadınından dayak yiyen bir Amerikan askeri, on beş dakikada hastaneye yetiştirilmediği takdirde ölecek olan Irak’lıyı kasten hastaneye sevketmeyen bir komutan (tanıyabilirseniz David Morse kendisi), takımlarındaki bir diğer askeri öldürerek kaza süsü vermeyi düşünen 2 Amerikan askeri, rüşvet olarak kerhanenin yerini öğrenmek isteyen bir başka Amerikan askeri.. Saymakla bitmez. Bunlar bir askeri yücelten şeylerse evet, bu film Amerikan askerlerini yüceltiyor.

Ancak bunlar önemsiz şeyler, dediğim gibi film Sergeant James’in yaşadıklarını, ölüm takıntısını, savaşın anlamsızlığı, uyuşturucu ve bağımlılık yapıcı etkisini çarpıcı bir şekilde anlatıyor.

Ufak spoiler, okuya da bilirsiniz

Bu nedenledir ki ömrü boyunca sekiz yüzün üzerinde bombayı etkisiz hale getirmiş bu bomba imha uzmanı, filmin sonunda bir bombadan kaçarken tek bir hareket yapar, yüzünü patlamaya döner.

Spoiler biter

Bu kare, bir yerde tüm filmin özeti. Tüm film boyunca ölümü arayan James’in ölümle yüzleştiği an. Sonrası ise malum:

Filmin son karesi ise ilk karesinde yazanlarla beraber olayı özetler, savaş bir uyuşturucudur. Kısır bir döngü.

Sadece bu kareler üzerinden ilerleyerek geniş bir okuma yapmak mümkün, ancak o kadar nitelikli bir insan değilim. Kareler zaten görmek isteyenler için orada. Bakmak yeterli.

Amerika’nın ve Amerikan Ordusu’nun zor günlerden geçtiği ortada. Ordu son 26 yılın en yüksek intihar oranlarıyla ve inanılmaz boyutlardaki psikolojik sorunlarla boğuşuyor *. Dolayısıyla bu konulara eğilen filmlerde de bir artış gözlemlenmekte. Geçen sene izlediğimiz The Messenger ve ondan 2 yıl kadar önce gelen Redacted iyi örnekler. Tüm bu filmlerin Irak savaşına şu veya bu şekilde değiniyor olmaları dışındaki tek ortak yanları gişede pek başarılı olamamış olmaları (Hurt Locker tekrar vizyona girerek çıkaracaktır şimdi tabii, bu yazı yazılırken $21 milyonda idi ki bütçesi 15 milyon dolar*, The Messenger $1 milyon*, Redacted ise 750 bin dolar civarında*).

Yani Amerikan halkı henüz Irak’la yüzleşecek durumda değil. Dolayısıyla bu konuya eğilen insanları kâr amacı gütmekle suçlamak akıl kârı değil. Kathrine Bigelow ödülünü alırken “bu filmi Irak’ta bizim için savaşan kadın ve erkeklere adıyorum, umarım sağ salim eve dönerler” lafını bile bağlam dışında inceleyip militarizme yoranlar var. Savaş sebebi haklı olmayabilir, ancak ordu ile asker kavramlarını ayırmak gerekir. “Irak’ta haksız bir savaş veriyoruz o nedenle orada savaşan askerlerimiz ölsünler” dese ne hissedecekti bu insanlar merak ediyorum. Orada olan olayların haklı veya haksız olması hükümetin ve ordunun işidir, orada yaşananlar ise kişiseldir. Bigelow’un en baştan beri amacı da oradaki kişisel hikâyeleri anlatmaktır. Oradaki askerlerin psikolojik durumlarını kurmaca olarak değil de birebir göreyim diyorsanız Taxi to the Dark Side veya sonsuz sayıdaki türevine bakabilirsiniz, çarpıcı belgeseller.

Bir de Amerika’da askerliğin gönüllü olması mevzusu var. Ancak ona girersek bu yazı çok uzar. Filmde onun için bile cevaplar var ama dediğim gibi konunun kendisi oldukça uzun.

Benim bakış açımdan olay böyle.

Popülerlik: 26% [?]

Bunlar da ilginizi çekebilir

  • Azap Sabahlar (0)
    Serhat Eser Erdem ile tanışıklığımız birkaç yıl öncesine dayanıyor (hatta ü...
  • Inception (4)
    Bekledik, bekledik, bekledik. Sonunda geldi. Daha önce birkaç kez büyük mer...
  • 2010′da (şimdilik) neler buldum? (8)
    Kısa bir duyurunun ardından yazımıza geçeceğiz: Blogun artık bir Facebook g...
  • Film Eleştirisi (9)
    Çok tartışmalı bir konu ile yeniden aranızdayım a dostlar. Hoş gerçi nerede...

9 Yorum »

  • Bayram Aygun diyor ki:

    Eylem yazini begeni ile okudum. Ailecek begenerek izliyoruz da seni :)

    Akademi Odulleri’nin artik prestijinin kalmadigini ve git gide moda sovuna donustugunu ben de hissediyorum. Kidemli memura verilen terfi gibi odul dagitiliyor bazi bazi.

    Neyse, Amerikalilar ve savas aslinda cok ilginc bir konu. Kendi topraklari uzerinde 1861–1865 yillari disinda hicbir savasa girmedi A.B.D. Onda da kendi kendilerini oldurduler zaten. Genel olarak tipik Amerikan insanini psikopat, savas yanlisi, Araplardan nefret eden, surekli fast-food yiyen bir canli turu zanneden kimseler Bigelow’un Oscar odulunu alirken sarfettigi cumleleri savas yanlisi olarak algilayabilirler. Ama sen guzel bir sekilde yorumladin bu olayi ve cok hosuma gitti.

    Cunku Amerikalilar da aglar, sever, kuser, otobus bekler, fotokopi ceker, dizi izler, agda yapar, utu yapar, burnunu karistirir, osurur vs. Kanimca diger canlilara gore “farkindalik katsayilari” biraz dusuktur. Yani, ilkokuldan itibaren “coplerin geri donusumu” hakkinda okulda, evde terbiye edilirler ama poset ustune poset, karton ustune karton, mazot ustune mazot harcamayi garipsemezler. Bir marketten haftalik mufak alisverisi yaptiginizda en az 10 poset torba ile donersiniz. Ton baligi ile bulasik deterjanini ayni yere koymazlar mesela.

    Demem o ki, baslarina gelen iyi kotu herseyi beyazperdeye aktarabiliyorlar diye, elestirmek olmaz.

    Biraz konudan saptim farkindayim. Kisaca yazilarina ve objektif goruslerini aktarmaya devam et Eylemcigim. Kendine cok iyi bak,

  • Düd (author) diyor ki:

    Bayram’ım şereflendirdin blogu valla, memnun oldum yazdığına, uzun yıllardır Amerika’da yaşayan birinden bu konuda yorum almak da iyi oldu.

    Açıkcası pasifist ve insancıl bir birey olarak savaş dünyada en çok nefret ettiğim şeylerden biri. Amerika’nın Irak işgali vs. gibi konulara girmeyeceğim. Bu filmin de en çok eleştiri aldığı nokta, diğer tarafı göstermemesi ve Iraklı insanların acılarına değinmemesi, tek acı çekenin Amerikalılarmış gibi gösterilmesi gibi konulardı. Bu filme saldırmadan, politik olmakla eleştirmeye çalışanların yapabileceği en mantıklı eleştiri bu olabilir. Gerisinde dediğim gibi art niyet ararım.

    Burada ise yukarıda da değindiğim olay giriyor devreye. Benim bu filmden anladığım bir askerin bunalımı değildir, bir bireyin bunalımıdır. Bu bireyin Irak’taki bir Amerikan askeri olması ne kadar önemlidir, önemli konu bu. Başka bir platformda bu filmi savunurken, bu filmi güney anadoluda Kürtlere karşı savaşan Türk askeri perspektifinden de gösterebilirdiniz ve hikâye, hikâye ve karakter oluşumları açısından hiçbir şey kaybetmez demiştim. Zira film zamansız ve mekânsız aslında. Irak’ta geçiyor oluşunu popülistliğine, ya da Amerikalıların bildiği savaşın o olmasına bağlayabiliriz. Bunu eleştire de biliriz. Amerikalılardan gelip de PKK filmi çekmesini beklemek saflık olur.

    Bu film James’in iç dünyasıyla ilgilidir. O kadar. Orduların, hükümetlerin vs.lerin savaşı değil bireyin kendiyle savaşının hikâyesidir. Bu hikâyeyi militarist olmakla suçlayanlar Jarhead‘e bayılırlar ama örneğin. Oysa orada da savaşa gidip tek kurşun sıkamadan dönen askerin psikolojisi anlatılır. Sorun şudur ki Jarhead oskarın yakınından bile geçmemiştir, o nedenle de millet bayılmıştır. The Hurt Locker’ı geçen sene izleyip bayıldığımda ve yorumları okuduğumda militaristliğiyle ilgili hiçbir sorun yoktu ortada. Şimdi Akademi askeri övdü oldu yine..

    İlginç insanlarız biz de bakma sen.

    Yine bekleriz Bayram bloga da memlekete de, yarım kaldı geçen sefer hehe.

  • Düd (author) diyor ki:

    Askerlerin birey olmasından bahsetmişken Generation Kill adlı mini-seriyi de tavsiye edeyim. Orada da bu konu çok güzel işlenmekte.

  • Bayram Aygun diyor ki:

    Eylem filmi izledim. Ikinci defa izlemeyecegim, gayet vasat/vasatin biraz ustu, neden bu kadar odullendirildigini anlamadigim, en iyi erkek oyuncu adayi olarak basrol oyuncusunun nasil aday gosterildigi karsisinda saskina dustugum, ustune su yazdigim 4-5 satir yazinin bile bence cok gerekli olmadigi, “savas propagandasi” olmayan ama baska birseye de benzemeyen bir film gordum karsimda. Hemen gozlerimi kapadim.

  • Düd (author) diyor ki:

    İzleme tabii Bayram, sen her filmi 2 kere mi izliyorsun? :)

    Zevk renk meselesi diyeceğim, zaten bu yazıyı da filmin çok iyi olmasından ötürü yazmadım, hatta yazdığım yorumların çoğu ortalama filmler üzerine. Bu yazı sadece filmin yanlış anlaşıldığını düşündüğümden yazıldı, sen yorum yazmasaydın da kaldıracaktım yazıyı, kaldırmaya geldiğim anda senin yorum geldi :).

    Zevk renk meselesi diyeceğim tabii de başrolü beğenmemiş olman ilginç, bence çok iyi bir oyunculuk var ortada.

    Anlamsız yere ödüllendirilmiş film çok ama, Slumdog bile en iyi film alabiliyorsa Hurt Locker hayda hayda alır.

  • hegel diyor ki:

    Evrensel ortak algıda artış var. “Ortak algının zamanla doğru orantılı olarak artmasından daha doğal ne olabilir” diye düşünebilenlerin sayısı arttıkça… Belgesele kaymakta her seyirlik. Eleştiriyi dışarıda bırakma çabası biraz da.

  • Ahmet diyor ki:

    Belgesel-kurmaca (Docu-fiction) olayına doğru gidişin nedeni, sanırım seyirciyi içeri çekmede daha avantajlı olmasıdır. Çünkü artık film dili herkesin tanıyıp bildiği bir dil olduğundan ninelerimizin verdiği “tüh sana” gibi tepkilere artık pek rastlanmıyor. Bunun nedeni herkesin “film” izlediğinin farkında olması.

    Belgesel çekim tekniklerinin filmlerde kullanılmaya çalışması (hurt locker sadece kullanmaya çalışmıştır) seyirciyi gerçeklik duygusuna daha da yakınlaştırmaktır ancak becerilemediğinde özellikle kamera zoomları heryerde anlamsız şekilde arz-ı endam ettiğinde, hedeflenen seyirciyi sürükleme olayı daha bir imkansızlaşıyor çünkü her zoom’da veya çok sallanan kamera da filmden kopuyoruz.

    Bunu hakkıyla başaran son filmlerde discrit 9 epey güzel olmuştu. Özellikle işi sadece kameraya yüklemenin yerine, film içinde karakterlerin görüşlerini anlattığı röpörtaj sahneleri bizi karakterleri anlamaya ve onlarla daha fazla yakınlık kurmaya davet etmişti.

    Başlık konusu olan filmi izledim. Bu filmden sonra bir kez daha akademiye olan görüşlerim belirginleşti. Kendilerine buradan bir mesaj yollamak istiyorum. Academy fuck you!

  • gelecegim diyor ki:

    Eylem, filmi izlemedim ama filme niye militarist eleştirisi yapıldığını biliyorum. Çünkü yönetmeni olan kadın oskar’ı aldıktan sonra “bu ödülü ırak’ta canlarını bizim için siper eden amerikan askerlerine adıyorum” içerikli bir konuşma yaptı. Ondan sonra ağzıyla kuş tutsa filme militarist denmesi normal.

  • Düd (author) diyor ki:

    Aynen öyle, gerçi o konuşmadan önce de aynı muhabbetler yapılıyordu ama o talihsiz açıklama ile (beni de üzdü) iş çığrından çıktı.

    Ha dediğim gibi, hepsi ölsünler dese bu insanlar çok mu mutlu olacaklardı? En azından bu kadar söylenmezlerdi sanırım.

Yorum Yapın!

Yorum yapın, ya da trackback bırakın. Ayrıca yorumları RSS yoluyla takip edebilirsiniz.

Kibar olun, güzel yazın vs..

Şu tagları kullanabilirsiniz:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Bu blogda Gravatar kullanabilirsiniz. Gravatar'a üye olun.

/* */