Alkazar'a veda..
Üzücü haber dün geldi, 1 Mart 2010 itibariyle, Alkazar Sineması perdelerini kapatıyordu (klişe olayım dedim). Eski bir İstanbullu olan anneme bugün Taksim’de tatlı yerken “Alkazar kapanıyormuş” dediğimde öyle şok olmuş bir ifadeyle bana baktı ki ben de bir daha şok oldum (evet). İlginçti tabii, “bir uğrayalım veda edelim” deyince ben bunu hemen “son bir film izleyelim” olarak algıladım. Meğer o “yani bir dışarıdan el sallayalım” diyormuş, ama biz yine de girdik, içeriden veda ettik.
Açık açık itiraf ediyorum, Alkazar’ı fazla sevmiyorumdum, hem yer göstericiye bahşiş vermek bana koyuyor, hem de salonları pek iyi değil. Ancak bugün yine o sağdan soldan duvarları dökülen, koltukları gıcırdayan, projeksiyon aleti kulağınızın dibinde çalışan kirli salonda film izlerken bunun da bambaşka bir keyif olduğunu farkettim. Bunu yeni farkettiğim için beni dövebilirsiniz, izin veriyorum. Bu salonda o kadar az film izledim ki tamamı aklımda. Hatta size de yazayım:
- Le Scaphandre et le Papillon (The Diving Bell and the Butterfly) (muhteşem ötesi film)
- There Will Be Blood (2 kez gittim ancak sanırım ilki başka salondaydı) (bu da muhteşem ötesi)
- Gommorah (bir bunu sevememiştim, geberiyordum artık o koltuklarda)
- Neşeli Hayat *
ve jübeli filmim: DeUsynlige (Troubled Water).
10 dakikada bir kıçımın kurumasından mütevellit dolayı oturma pozisyonu değiştirmek zorunda kalmam dışında, artık nostaljiden midir, hüzünden midir, yoksa sırf entellikten midir bilmiyorum, çok keyif alarak izledim filmi. Filmin çok iyi olmasının da katkısı vardır bunda mutlaka ama işte bir garip oluyor insan.
Sinemanın en keyifli yanlarından biri de keşiftir herhalde. Adını bile duymadığınız, hakkında hiçbir fikre sahip olmadınız bir filmin başına bir şekilde oturup izlemek ve büyülenmek sinemanın en keyifli anlarından biridir benim için. The Diving Bell and the Butterfly’da da böyle olmuştu. Madem jübile yapıyoruz, bari şansımızı da zorlayalım diyerekten adını bile sadece bir kez duyduğum (Arka Pencere‘de hayal meyal iyi dediklerini hatırlıyordum o kadar) DeUsynlige (Troubled Water)’e gidelim dedik. Ortalama bir film olmasına razıydım ama filmin çok iyi çıkması beni ayrıca sevindirdi.
Alkazar bu aralar kapanan ilk sinema salonu değil (geçen sene sadece İstanbul’da Emek Sineması‘nın da dahil olduğu 15e yakın salon kapandı), ne yazık ki son da olmayacak. Bunun tüm sebepleri ortada, ben de daha önce değinmiştim, o nedenle kendimi tekrar etmeyeceğim. Sessizce vedamı edip, arkalara çekileceğim gene..
Alkazar’a çok güzel bir şekilde veda etmiş olmanın mutluluğu hüznü ile bitireyim bu yazıyı, yanımda fotoğraf makinesi olmadığından cep telefonumla çektiğim 2 saçmasapan fotoyu da ekliyeyim, öyle netten bulup koymak istemedim. Biçimsel kaygılara falan girdim, metaforik anlatımlar yaptım falan, dehşet oldular dehşet.
Aslında bilmiyorum, nostalji basarsa son haftasında bir kez daha gidebilirim.

Popülerlik: 11% [?]















olm ben o salonda 15 gün önde soul kitchen’ı izledim. Kapandı ha! Vay be, yazık olmuş. ben severdim.
Yorum Yapın!