Belgesel İzleme Sanatı
Belgesel izlemeyi severim, bunlar gerek NG, Discovery, BBC vs. gibi kurumların hazırladığı bir saatlik genelleştirilmiş belgeseller olsun, gerek geride bıraktığımız on yılda patlamış politik belgeseller olsun, gerekse de daha kişisel şeyler olsun, her türlüsünü büyük bir keyifle izlerim. Çok fazla soru soran bir insan olarak çeşitli soruları cevaplayan bir şeyler izlemek keyifli geliyor herhalde, bilmiyorum. Son dönemlerde de bolca belgesel izlediğimden olsa gerek, kendi kendime bir belgeseli neye göre başarılı saydığımı sorgulamaya başladım ve aşağıdaki düşünceler dizisine ulaştım. Sizlerle de paylaşalım bakalım.
Belirtmekte fayda var, sinema alanında olduğu gibi bu alanda da popüler çizgideyim. Doğu ülkelerinden çıkan belgesellerden çok İngiltere ve Amerika’dan çıkan bağımsız – politik belgeselleri daha çok takip ediyorum. O nedenle bu yazı da onları göz önünde bulundurarak yazıldı.
Aşağıdakiler kesin fikirler değil, sadece bir düşünce zincirinin ürünleridir, teoridir. Mantıklı olup olmadığını sorgulamaktayım bu günlerde, sizlerin de yorumlarını beklerim.
Politik Belgeseller
2008′in ilk gününde A Crude Awakening: The Oil Crash adlı belgeseli izledim. Filmi izledikten sonra kasten abartılmış bir veda mektubu yazmıştım. Bu belgeseli hâlen daha izlediğim en iyi belgeseller arasında tutarım. Veda mektubuna göz atarsanız, belgeselden fazlasıyla etkilendiğimi görebilirsiniz. Belgeseli izledikten sonra, jeoloji okuyor olmanın da avantajıyla pek çok araştırma yaptım, hocalarımla tartıştım, filmde anlatılanların olurunu olmazını, abartısını araştırdım. Bu krizin olacağı kesin, zaten geçen sene her şeye gelen zamların temel sebebi de bu petrol kriziydi, Alaska’da bulunan rezervlerin ortaya çıkmasıyla kriz birkaç 10 yıl ertelendi. Neyse, konumuz bu değil, belgeselin bana yaptırdıkları.
Fikirlerim de tam olarak burada başlıyor zaten. Bir belgeselin başarısı, özellikle politik bir belgesel ise, belgesel bittikten sonra sizi konuyu araştırmaya ne kadar ittiğiyle alakalı olmalıdır. Herhangi bir belgeselde gördüğünüz herhangi bir şeye sorgulamadan inanan bir insansanız zaten yaşamak için fazla amacı olmayan bir bireysiniz, bunu tartışmaya gerek yok. Diğer bir deyişle, bir belgeselin bir şeyi nasıl ve ne kadar anlattığı değil, o konu hakkında sizi ne kadar meraklandırdığı, başarısındaki ana etkendir (bu fikir dizisine göre). Bakın ana diyorum, tek demiyorum.
Ülkemizde politik belgesele ilgi, büyük olasılıkla Zeitgeist ve Michael Moore belgeselleri ile başladı. Açıkcası bu konuda Michael Moore’u fazla ciddiye almak mümkün değil. Zira gerek kattığı kurmaca öğelerle, gerekse komedi içeriğiyle o da kendini fazla ciddiye almıyor, dönüp dolaşıp aynı yere bağlıyor. Bu yine de Amerikan seyircisinin seviyesine inme ve onların azıcık olsun dürtükleme açısından başarılı bir girişim. O nedenle ciddiye almasam da başarılı sayarım, tabii ciddiye almamam, beğenmediğim anlamına gelmiyor, özellikle Sicko‘yu beğenmiştim. Buradaki ciddiye almama konusunu da açmak lazım. Anlattığı konular önemli, ancak herhangi bir belgesel aşırı taraftar konumuna geçtiği anda tarafsızlığını yitirir, bu nedenle dediği her şey o an sorgulanmaya açılmış olur. Moore’un zaten tarafsız olma gibi bir sevdası olmadığından bu gayet normaldir ve onun belgeselleri açısından zarar verici bir unsuru yoktur. Merak uyandırdıkları için başarılı dahi sayılabilirler.
Zeitgeist ise bambaşka bir durum. Zeitgeist’in ne kadarının gerçek olduğu büyük tartışmalara açık bir konu. Zeitgeist köklerini Alex Jones ve türevlerinin ürettiği akıl almaz komplo teorileriyle dolu inanılmaz taraflı belgesellerinden alıyor. Zeitgeist’in bu belgesellerden nispeten daha başarılı olmasının sebebi, taraflı olsa da Alex Jones kadar fanatik olmaması. Bu bağlamda, en azından rahatsız olmadan izleyebiliyorsunuz.
Ancak şu var ki bu belgeselde anlatılanlara da körü körüne inanmak denyoluktan öte bir şey değildir. Zeitgesit bu bağlamda ortada bir yerde benim için. Koyunlar için çok çarpıcı bir belgesel olsa da “masa başı belgeseli” (bilgisayarın başından kalkmadan hazırlanabildiklerinden dolayı) dediğimiz bu belgesellerin en başta tarafsız olmak gibi bir gayelerinin olmaması en azından beni rahatsız ediyor. Ancak olay araştırmaya itmekse, ellerinizden öperim kardeşim. İtti yani, araştırdık bol bol.
Belgeselde Tarafsızlık

Tarafsızlık, bir belgeselin en önemli parçalarından biri. Örnekler üzerinden gidelim. Mantık Projesi (diye çevirdim ama The Reason Project de nereye çeksen gider be kardeşim) vakfının yönetim kurulu (da değil ya tam olarak, neyse) üyelerinden Bill Maher‘in sunduğu ülkemize de uğrayan Religulous adlı belgesel, her ne kadar inanılmaz komik ve doğru şeyler söylese de kurgu müdahaleleri ve kendini de fazla ciddiye almayan tavrıyla tarafsızlığını sorgulatıyor (aynı zamanda bir dindara dinini sorgulatmanın ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu da gösteriyor).
Taraftarlık açısından daha hafif bir örnek de The Cove. Japonya’da gerçekleştirilen yunus katliamlarını konu alan bu belgesel, tarafsız durmaya çalışsa da zaman zaman ipin ucunu bir miktar kaçırıyor, bunu lehlerine yormak çok kolay, o kadar canice bir şey yapılıyor ve bunun arkasında duruyorlar ki siz de “ULAN!” diyorsunuz. Yine de Japon halkına karşı önyargılar oluşturmasıyla ve onları duyarsız olarak göstermesiyle eleştirildi. Belgesel yayınlandıktan sonra o seneki katliam sezonu gelen tepkilerden dolayı 2 hafta kadar ertelendi ancak sonra normal seyrinde devam etti diye hatırlıyorum.
Şimdi tam aksi yöne gelelim.
Tarafsızlıklarıyla gözlerimi yaşartan birkaç belgesel var ki ele aldıkları konuları zaten taraflı biçimde anlatsalar değerlerini 0 ile çarparlardı. Jesus Camp ile başlayalım. Bu film, gençlerin beyninin yıkandığı bir din kampını anlatıyor. Belgesel o kadar tarafsız ki kampın sahibi, filmi kendisi onaylamadığı takdirde yayın izni vermeyeceğini söylüyor. Film ona izletiliyor, onaylıyor, film vizyona giriyor ve bir süre sonra gelen tepkilerden dolayı kamp kapatılıyor. Başka bir şey deme gereği hissetmedim.
Camp demişken Camp devam edelim. Her ne kadar fazla taraf tutacak bir konuyu işlemese de Monster Camp de yorum katılmadan yapılmış bir belgesel. Sadece olanı, olduğu şekliyle veriyor. Gerçi içten içe acayip acıyorsunuz ama bunun için belgeseli suçlamak yersiz sanırım.
Taxi to the Dark Side da tarafsız sayılabilecek bir belgesel. Belgesel hepimizin haberdar olduğu Amerika’nın esir kamplarındaki işkence ve ölümleri işliyor. Bunu olaya mümkün olduğunca yorum katmadan ve işkenceleri yapan insanların psikolojisi anlamaya çalışarak, bizzat bu insanlarla röportajlar yaparak ortaya koyuyor. Bir yerden sonra bu belgesel de taraf tutmadan edemiyor ama taraftarlık yaptığını söylemek de abes olur.
Yani:
Yani özetle şunu diyorum: bir belgeselin başarısı, o belgeselin sizi anlattığı konu hakkında ne kadar araştırma yapmaya ittiğiyle doğru orantılıdır. Doğuştan araştırma özürlü üşengeç bir insansanız tabii her belgesel sizin için başarılı olabilir. Kendi adıma What the Bleep Do We Know, From the Earth to the Moon, Zeitgeist, Crude Awakening vs. gibi belgesellerden sonra yaptığım araştırmaların haddi hesabı yoktur. Hafızamın muhteşem yapısı gereği bunların çoğunu unutuyorum tabii ama olsun, belgesellerin başarısını konuşuyoruz :).
Burada belgesellerin iyi veya kötülüğünden değil, başarılı olup olmadıklarından bahsettiğimi belirtmekte yarar var.
Ne diyorsunuz?
Efendim bir de bu sınıfların dışında kalan kişisel veya konu tabanlı diyebileceğimiz belgeseller var. Onlarda araştıracak fazla bir şey olmadığından direkt başarısız mı sayılıyorlar? Tabii ki hayır, o belgesellerden de bahsetmeyi planlarken yazının aşırı uzadığını ve benim daha bahsetmek istediğim belgesellerin anca çeyreğinden bahsettiğimi farkettim. Bu nedenle o kısmı başka bir yazı olarak ayırdım. Üşenmez de bitirirsem başka bir yazıda da belgesel tavsiyelerim ile huzurunuzda olacağım efendim. Uzun zamandır yazı sözü vermiyordum, nostalji oldum.
Popülerlik: 5% [?]
















Belgesel, hakkı verildiği takdirde sinemadan daha güçlü bir etki yapar ve seyretmesi daha zevkli hale gelir. Minimalist sinema da bir bakıma belgesele öykünür. Sadeliği ve gerçekliğiyle, belgeselin avantajlarından yararlanmaya çalışır. Hem belgeselden hem de sinemadan beslenen tür kırmaları görür olduk. Aklıma Brian De Palma’nın “Redacted”i geliyor. Darren Aranofsky’nin “The Wrestler” filmi de yer yer belgesel tadlar taşıyordu ve bu yöntem de filmi fazlasıyla güçlendirmişti benim gözümde.
Saçma sapan şeylerden, gerçekleşmemiş şeylerden bahseden belgeseller de var ve bunlar da fazlasıyla kafa açıcı ve zevkli. Bkz: “This Is Spinal Tap” Gerçekte var olmayan bir Rock grubu hakkındadır ve akla ziyan şeyler vardır.
Belgesellerin de yanıltıcı olma hakkı vardır. Doğru olanı bulmak ya da seçmek bize kalmış. Bu konuya el atman çok isabetli olmuş. Belgeselin gücünü kullanmak lazım.
Yorum Yapın!