2010′dan neler bekliyorum?
Tabii ki saçma sapan, hayat mematla ilgili beklentiler yazmayacağım. 2010′da çıkacak filmlerden beklediğim bazılarına değineceğim. Tabii bekleyebilmem için haberdar olmam lazım, dolayısıyla sadece haberdar olduklarım var burada.
Gibi bir fikirle yola çıkmıştım. Fragmanlar, bilgiler falan paylaşacaktım. Yarı yolda o kadar çok filmi beklediğimi farkettim ki sanırım sadece liste yapmakla yetineceğim. Evet, üşeniyorum. Fragmanları bulmak size düşüyor..

İşte 2010 aratınca bulabildiğim tek alakalı şekil, bunu da aradan çıkarmış olalım
En büyük merakla beklediğim Post-Apokaliptik damardan girelim. Post-Apokaliptik ürünler edebiyat ve bilgisayar oyunları alanında muhteşem temsillere sahip olsa da ne yazık ki sinemada iyi örneklerini bulmak neredeyse imkânsız. İyi yönler barındıran pek çok film var ancak tam anlamıyla “olmuş” diyebileceğim fazla post-apokaliptik film izleyemedim (yok demiyorum, benim izlediklerim arasında yok diyorum).
En başta The Road var. Fragmanlarından kitabının 10da biri etkileyeciliğinde olamayacağı (Pulitzer ödüllü bir romana sahip) açıkca ortada, ancak çıkan ilk yorumlar iyi bir film olduğu yönünde. Büyük merakla bekliyorum. Aslında Aralık ayı başında Fransız Kültür Merkezi’nde gösterildi film ancak bilet almayı unuttuğumdan gidemedim, evet. Film bu ay vizyonda.
Daha sonra güzel aksiyon sahneleriyle dolu ve başka pek fazla bir şey barındırmayan bir film olmasını beklediğim (geçen seneki güzel örneklerinden biri için bkz: The Gamer) The Book of Eli var. Denzel Washington‘dan kahraman çıkar mı göreceğiz.
World War Z iki yıl kadar önce romanını okuduğum ve bildiğiniz anlamda tapındığım bir zombi romanıydı. Filminin çevrileceğini duyduğumda dizlerim titremişti. Bu haberi unutup 6 ay sonra tekrar okuyup aynı heyecanı yaşadığımda Çocukluk Hatıraları serisine başlama kararı almıştım. World War Z‘in sonu biraz muallakta. 2010′da göremeyeceğiz sanırım, hatta hiç görememe ihtimalimiz de var. Ama filmin gazıyla kitabının Türkçe yayın hakları alındı, en azından çevirisi ülkemize girecek sanırım.
Pek post-apokaliptik sayılmasa da (direkt apokaliptik sayılabilir) içi boş aksiyon sınıfında Legion‘ı da bekliyorum.
İçi boş aksiyon demişken, bu senenin en nadide örneklerini dizeyim, hepsini izleyeceğim umarım, valla seviyorum bu türü:
Solomon Kane (en felaketi bu olacak sanırım, en başa aldım), Clash of the Titans, Kick-Ass, Salt, Daybreakers, Prince of Persia (Bruckheimer sağolsun bu filme bile patlama koydu ya, ne diyeyim) vs. vs.
Devam filmi olarak daha önce fragmanını paylaştığım Rec 2 ve Iron Man 2‘yi büyük merakla beklemekteyim. İkisini de bekleme sebebim ilk filmlerini iyi/eğlenceli olması. Budur yani sadece. Gerçi Rec, ohhh..
Eğlence demişken, en büyük merakla beklediğim komedi filmi Cop Out, yani adamım Kevin Smith‘in son filmi. Başrolde de Willis var (severim keratayı izlemeyi). Date Night için 2 isim veriyorum, biliyorsanız dizleriniz titremeye başladı bile: Steve Carell ve Tina Fey. Evet!
Tam komedi sayılmasa da ve bazı ülkelerde gösterime girmiş olsa da inanılmaz garip ötesi ilginç fragmanı yüzünden Up in the Air‘i de büyük merakle bekliyorum.
Yeni sezonun Türk filmlerinden fazla haberim yok. Yakında bol bol duyarız zaten. Benim en çok merak ettiklerim yarın gösterime girecek olan Yahşi Batı ve gösterim tarihine dair en ufak bir fikrimin olmadığı Ses.
Çeşitli sebeplerden dolayı beklediğim diğer birkaç film:
Repo Men: Repo! The Genetic Orchestra ile birebir aynı konsepte sahip bu film, Jude Law‘dan aksiyon kahramanı yaratmaya çalışıyor. Fragmanda aşırı sırıtıyor ama filmde nasıl olacak göreceğiz bakalım.
Crazy Heart: Tek isim: Jeff Bridges. Bu senenin The Wrestler‘ı bu film.
Black Dynamite ve Sherlock Holmes: Fragmanlarını izleyin, anlayacaksınız.
Şimdi geldik takip ettiğim bazı yönetmenlerin bu seneki işlerine;
Inception: Koltukta Christopher Nolan, karşısında DiCaprio. Fragmanlar nefes bırakmadı. Merak merak..
Shutter Island: Martin Scorsese. Başka bir açıklama bekleyen varsa blogu terkedebilir.
The Box: Richard Kelly‘nin son marifeti bir önceki filmi gibi kötü eleştiriler almaya devam ediyor. Donnie Darko bir rastlantı mıydı diye düşünüyor insan, üzülüyor. Üstelik aynı konuda bir kısa film de var (ömrümde izlediğim 2. kısa filmdi sanırım).
Alice in Wonderland: Bir dünya bekliyor zaten, bir zahmet siz de bekleyin.
Robin Hood: Riddley Scott‘un bu ilginç yeniden yorumunda en çok dikkat çeken şey Paganist bir kahramanı Hristiyan yapmış olması. Scott çekiyorsa bekleyeceğiz merakla ama n’apalım.
Green Zone: Greengrass + Matt Damon = Yeni Bourne. Değil, Green Zone. Sebep ortada sanırım.
The A-Team: 2 sebep, mini başyapıt Narc‘ın yönetmeni Joe Carnahan‘dan geliyor olması (o da Smokin’ Aces‘da hayal kırıklığı yaratmıştı) ve District 9‘da çenemizi düşüren Sharlto Copley.
The Imaginarium of Doctor Parnassus: Çoktan vizyona girdi ama ülkemizde gün yüzü bulamadı daha ne yazık ki. Yine 2 sebep vereyim: 1- Terry Gilliam. Aslında başka sebebe gerek yok ancak Heath Ledger‘ın son filmi olduğu için de ilginizi çekebilir. Ledger‘ın ölümüyle yarım kalan proje başta iptal edilecekti ancak daha sonra senaryo değişti, Depp ve Law gibi oyuncular Ledger‘ın karakterini canlandırdı falan filan.. Çok ilginç bir film ama izleyemedik ki kardeşim..
A Serious Man: Coenler’in bu son filmi de henüz bize uğramayanlardan. Bekliyoruz..
The Green Hornet: Projeye ilgimi başlatan ilk şey başlarda Kevin Smith‘in yazıp yönetecek olmasıydı. KS daha sonra projeden çekildi ancak başına çok daha ilginç bir isim geldi, Michel Gondry. Evet, yanlış okumadınız, dönün bir daha bakın, evet, Gondry.. Seth Rogen da yazmış ve başrolde yer almış. Bu aralar kendisinden soğumuş olsam da bekliyoruz. Hadi bakalım.
En güzeli ve meraklısını en sona sakladım. Auteur sinemanın günümüzdeki ender temsilcelerinden diyebileceğim Wes Anderson ve son filmi Fantastic Mr. Fox. Beklemeyen ölsün, bu kadar derim.
Listeye genel olarak bakarsanız göreceğiniz gibi hepsi popüler, neredeyse tamamı holivud. Böyle bir insanım, bağımsız filmleri “en iyi” listelerine veya festival seçkilerine girdikçe keşfediyorum, o nedenle kusura bakmayın. Gerçi arada bağımsızlar var ama çaktırmıyoruz.
Aslında bir de 2009′un en iyileri listesi bekliyorsunuzdur siz şimdi. Valla yok, ben unutuyorum hangi film 2009 hangisi değil falan, bir de hayatta en iyiler listesi yapamıyorum, öyle kıyas yapamıyorum kafada. İdare edin o nedenle. Yok öyle bir liste benden.
Efendim bir çırpıda aklıma gelenler bunlar (2 saat karıştırdığım dergi ve siteleri es geçtik). Unuttuğum veya haberdar olmadığım çok vardır daha muhtemelen ama işte bir çırpıda bu kadar. Her filmin bir de fragmanına uzantısı olsa muhteşem bir yazı olurdu değil mi? Ne yazık ki o kadar çalışkan bir insan değilim, üzgünüm :).
Bokunu çıkarmak isteyenler buradan 2010′da çıkacak tüm filmlerin listesine ulaşabilir.
Popülerlik: 3% [?]

İki filmi eklemeyi unutmuşum:
Birincisi Peter Jackson’ın yönettiği Lovely Bones.
Diğeri ise Day Lewis’in oynadığı 9 (felaket animasyonla karıştırmayın, kısası iyiydi ama).
The Imaginarium of Doctor Parnassus ve The Road’ı izledim ikisi de izlenesi filmler ama her filmde olduğu gibi beklenti eşiğini iyi ayarlamak lazım. Velhasıl The Road’ı izledikten sonra sen aklıma geldin ama birşey demeyeyim beklenti arttırmayayım dedim ama sen zaten pulitzerden girip, romandan çıktığın için benim birşey söylememe gerek kalmamış. Son cümle olarak The Road’a ortalama bir film diye git ve geldiğinde tekrar konuşalım.
The Imaginarium of Doctor Parnassus bazı sebeplerden ötürü bir türlü filme konsantre olamadım. Öte yandan film her ne kadar birçok güzellik barındırsa da tam olarak benim damağıma uygun gelmedi. Yinede pek çok seveninin olacağına eminim ama bir klasik veya başyapıt niteliğinde bir film değil.
Üzme adamı Ahmet ya :). Neyse bakalım, beklenti düşürmek her zaman iyi bir şey, asla kötü sonuç verdiğini görmedim.
Küçük bi düzeltme:
Küçük bi düzeltme, Repo Men için remake demişin.
Repo! The Genetic Orchestra için Darren Lynn Bousman’ın 2006 yapımı 10 dakikalık kısası ve bunun aynı adlı, 2008 yapımı uzun metraj versiyonu var.
Repo Men ise bu yıl çıkacak olan bir film. Imdb sayfasında da şöyle diyor: This movie is based off of Eric Garcia’s novel “Repossession Mambo” published in 2009, although Repo! The Genetic Opera was a stage production for many years before ultimately being filmed and released as a movie in 2008.
Evet, yeniden çevrim değilmiş ama konseptleri birebir aynı. En ufak bir fark yok yani, oradan kafa gitti demek.
The Lovely Bones kötü; The Box da vasat. Up in the Air çok iyi ve A Serious Man başyapıt!
[...] gününde, bu yıl vizyona girecek filmlerden beni -öyle ya da böyle- heyecanlandıran filmlerden bahsetmiştim. O günden bugüne, yazıyı yazdığımı bile unutmuştum. 7,5 ay sonra geçen haftalarda yazıya [...]
Yorum Yapın!
Sinema 101 »
Bilgi Paylaşımları PDF ve Özeleştiri
Paylaşıma Ara‘da yem atmıştım ama yutan olmadı, ben de kendim yapayım n’apalım dedim. Bilgi Paylaşımı bölümünde yer alan bugüne kadar yazdığım neredeyse tüm yazıları tek bir PDF dosyası halinde derledim ve bugün sizlerle paylaşacağım, ne …
Eylem Planı’na Hoşgeldiniz!
Yeni yazıları Facebook'tan takip edin!
Son Yorumlar
En Ünlü Yazılar
Arşiv
Sayaç
Posta Servisi
Sevdiklerim
Bölümler
Geçidi Resim
Haftalık
Etiket Bulutu