Bilgi Paylaşımı

Bildiğim kadarının anlatabildiğim kadarı bu bölümde. Genel ve Sinema 101 olarak ikiye ayrılmış durumda.

Blog

Konu dışında kalan, normal blog yazıları, güncellemeler, duyurular vs. vs..

Film Yorumları

İzlediğim filmlerle ilgili saçma sapan yorumlar. Bence çok ciddiye almasanız da olur.

Sinema 101

Adı üzerinde Sinema 101. Bilinmesi gerektiğini düşündüğüm en temel konular hakkında bildiğim kadarı.

Ve Diğerleri

Hikâyeler, olaylar vs.ler

Ana Sayfa » Film Yorumları, Görsel Sanatlar

"Bütün savaşlar iç savaştır, çünkü herkes kardeştir"

Yazan , Saturday, 21 November 20099 Yorum

Öncelikle bir merhaba diyeyim. Bundan sonra, Düd’ün sitesinde ben de küçük bir yer işgal edeceğim. Düd’ün arkadaşıyım. Birlikte futbol oynuyoruz, film çekiyoruz, içki içiyoruz ve sohbet ediyoruz. Onun büyük bir şevkle ve emekle kurduğu bu siteyi çok sevmemden ötürü, ben de bir katkı yapayım istedim. Yani artık birlikte yazı da yazacağız. Ben, sinema ile ilgili olarak Düd kadar çok şey bilmiyorum. Sinemayı da, bundan birkaç yıl öncekine oranla daha az seviyorum. Filmlerden çok kitaplarla ilgileniyorum, ama bir eser üzerine konuşmuş olmaya da bayılıyorum. O yüzden, bundan sonra, becerebilirsem her hafta bir film yazısı ile burada olacağım. Hoş buldum.

~ ~ ~

Buket Uzuner’in Kumral Ada Mavi Tuna kitabının başlangıcında ya da kitabın içindeki bölümlerden herhangi birinin girişinde, kime ait olduğunu şu anda tam olarak hatırlayamadığım bir söz vardır. Der ki: “İç savaş hakkında yapılan her tartışma bir iç savaş denemesidir.” Bu sözün açtığı yoldan bakarsak, adını andığınızda yanınızda biten, çok korkunç gözlü ve mide bulandırıcı bir beetlejuice mudur savaş; yoksa siz adını anmasanız da zaten hep yanınızda olan, çok korkunç bakışlı bir şeytan mıdır?

Nefes: Vatan Sağolsun filmi, Güneydoğu’da yaşanan iç savaş üzerine yapılmış denemelerin sonuncusu. Savaş üzerine yapılmış her güzellemede olduğu gibi, kişi ölümlerinin insan zihninde meşrulaşma sürecini ister istemez yeniden üretiyor, ancak savaş üzerine söz söylemenin başka bir yolu da olmadığı için, burada insanlığın görevi, yönetmenin üzerine düşen gösterme sorumluluğu ile izleyicideki yansıması olan izleme sorumluluğuna düşüyor: Yönetmen bana neyi gösterdi, ben bundan ne anladım?

Filmi izlemediyseniz, yazının bundan sonraki kısmını okumayın

Film, [neredeyse on beş dakikayı bulan] biçimsel olarak enfes bir açılışla merhaba diyor. İnternet’e de düşen altı dakikalık içtima sahnesinin eklendiği açılış sekansı; [her ne kadar ruhsuz olsa da] telsiz haberleşmeleri ve kayalıklardaki ölüleriyle, izleyiciyi, bölgenin ve elbette filmin havasına çok iyi sokuyor. Uyandırdığı izlenim şu: “Oraların atmosferi nasıl bilmiyorum, bu şekilde değilse bile, böyle olmalıydı.” Yönetmenin, art arda gelen açılış sekanslarında, tek adam etrafında dönen filmlerin düştüğü klişelerden uzak durmak için elinden geleni yaptığını hissediyorum. Arada bir, bu klişelerin hortlamaya evrildiğini gördüğünde de, oyuncuyu ya da senaryoyu dizginlediğini veya en azından dizginlemeye çalıştığını seziyorum. Bu da bana, yönetmene inanma hakkım olduğunu gösteriyor. Yönetmene inanırsam, kamerasına da inanırım; kamerasına inanırsam, kamerasını koyduğu yerin hakkını verdiğine de inanırım. Bu da benim, filmin içine girmeme yardımcı olan en büyük etken. Yani filmin ilk birkaç dakikası. Çıkış kapısını kollamakla, oturduğun koltuğa yapışmak arasında gidip gelmek. Bu film, özenle hazırlanan açılışıyla sinema koltuğunu vaat ediyor.

Sinemayı, yaşamın indirgenmiş hâli olarak göreceksek eğer, Nefes filmindeki karakterlere de aynı gözle bakmayı yeğliyorum. Bunu yapmama neden olan şey de, belki zorunluluktan belki isteyerek, senaryonun ve yönetmenin beni buna zorlaması. Bunu belki tek bir soruyla açığa çıkarabiliriz: Yüzbaşı’nın ve Doktor’un gerçek adını hatırlayabiliyor musunuz? Çok iyi bir belleğiniz yoksa, hatırlayamamanız gerekir çünkü iki buçuk saatlik film boyunca yalnız bir kere geçiyor. Onun dışında, “Mete” Yüzbaşı’dan komutan, “Rıza” Teröristi’nden de doktor diye bahsedilir. Bu aynı zamanda, sistemin alfabesinin de bir yansımasıdır: Asker Türkiye ile harcanmış hayatların PKK’sı. Biz de, bu keşmekeşi, tıpkı sinemada yaptığımız gibi oturduğumuz yerden izleyen izleyicileriz (hattâ bir sahnede, “Mete” komutan “Beni yargılayacaksınız” diyerek, izleyicilere, yani bizlere günah çıkarıyor ve savaşla ilgili ders vermeye kalkıyor). Yönetmen, bizim [uyuyan] varlığımızı da bize, yine o meşhur içtima sahnesinde hatırlatır. “Mete” komutan, uyuyan askere doğru yürürken, yönetmen bir deus ex machina gibi araya girip kamerayı uyuyan asker yapar ve “Mete” komutanın “Sen uyursan herkes ölür” diyişini, aslında bize yönlendirir (Bir anlamda, yönetmen ile karakteri arasındaki iktidar savaşı). İşte bu anlamda film, komutan-doktor-sinema izleyicisi ekseninde Türkiye-PKK-Halk üçgeninde on yıllardır yaşanan iç savaşın küçük bir simülasyonu haline gelir. Her indirgeme ve kolektifleştirme hareketi gibi biraz faşisttir çünkü birey, topluluk için kendi özlük  haklarından feragat etmiştir. Veraset taahhüdü sahnesinde de görüldüğü gibi asker [insan], ancak öldüğünde para eden bir meta hâline dönüşür. Ya da, “Mete” komutanın içtimasında anlattığı gibi, “birlik” içinde eriyen bir dişlidir. Bir anlamda, topluluğun “iyiliği” için hareket ettiğinde, bireyin katli vaciptir ve kabul edilebilir. Böylelikle de, veraset taahhütleri ile ölüm, resmî ve meşru bir “yaşam” biçimine getirilir. Yalnızca ölüm de değil, dağlardaki yaşam da, bilinen gerçeklikle ters düşebilir. Bunu da, en belirgin olarak, komutanın, ev kredisi alabilmesi için, teminatı olduğunu söylediğin dağların tapusunu göstermesi gerektiğinin anlatıldığı sahne gösteriyor. Buradaki çarpıklık ya da gerçeğin bükülmesi, her ne kadar ustaca hazırlanmış bir retorik tuzağı gibi görünse de, salt gerçekler bağlamında, durumun çapsızlığı ve omurgasızlığına da çok başarılı bir gönderme olarak karşımıza çıkıyor.

Ancak ben bütün bunları, Levent Semerci’nin hayat düsturu olarak görecek kadar aptal değilim, çünkü ideolojilerin, yalnızca verici kaynakla değil, alıcı sujelerle de ilgili olduğunu biliyorum. Ne demek istiyorum, şunu demek istiyorum: Bir fikrin ideolojik olup olmaması, yalnızca fikri yayanla değil, fikri algılayanla da belirlenebilir. İçtima sahnesini, ataerklik toplumun yeniden üretilmesi anlamında seksist olarak görecek bir feminist, bu ideolojik çıkarımdan kendisi sorumludur ve bu sonucu, evrensel bir sonuç olarak dayatamaz. Yönetmenin, belki de tek yaptığı, olanı göstermektir. Bu nedenle ideoloji, yalnızca “zerk edilen” bir zehir değil, “çıkarsanan” bir algı da olabilir. O yüzden genel bir okuma yapmak risklidir. Ben, yönetmenin bana aktardığını kendi eleğimden geçirdikten sonra, filmin, bu sorun hakkında üretilen tezler ve çözümler bağlamında pek de yeni olmadığını söyleyebilirim, ancak ne milliyetçi ne de seksisttir. Faşist olması ise, indirgeme ve simgeleştirme yapması nedeniyle, doğal olarak kaçınılmazdır. Yönetmenin kafasının karışık olduğunu çıkarabileceğimiz bazı planlar da vardır. Örneğin, filmin sonundaki kare, filmin bütünündeki havadan biraz kopuk, bir şey söylemek isterken birçok şey söylemekten korkan bir hale bürünmüştür: Ölü bir Kürt, yaralı bir Türk komutan, parçalanmış Atatürk büstünü taşıyan yaralı bir er, dalgalanan Türk Bayrağı. Bu planla ilgili söylenebilecek tek şey: Anlamın, aşırı doz imgeden ölmesi.

Bülent Somay, son kitabı Çokbilmiş Özne’de “radikal ikirciklilik” kavramından bahseder. Özetlersem: Kangren olmuş sorunlara [ikircikli durumlara] çözüm bulmak için, bireylerin ve toplumların, bilinen çözümlerden başka şeyler aramaları [radikal olmaları] gerekmektedir, der. Örneğin, kürtaj olma hakkı. Bu konuda mevzi almış kamplardan biri, kürtaj yapıp yapmama kararının kadına ait olduğunu ileri sürer, çünkü kadın, kendi vücudu hakkında karar verebilme yetkisine sahip tek kişi olmalıdır. Bir taraf da, kürtajın yasak olduğunu çünkü insanın öldürülemeyeceğini savlar. Oysa, Somay’a göre, ikisi de yetersizdir. Bu ikircikli durum için ortaya konması gereken tavır radikal, yani devrimci olmalıdır. Somay’ın getirdiği devrimci yaklaşım şudur: Bir insan, ne zaman insan olarak kabul edilir ve dolayısıyla cinayet nerede başlar? Buradan çıkarak, İnsan Hakları Beyannamesi’ndeki insan tanımına da muhalefet şerhi koyar. Türk-Kürt arasındaki bu sorunda da, her iki cephenin öne sürdüğü savlar, ne yazık ki Nefes filminde de kendini gösteriyor. Film, bu yüzden “yeni” bir bakış açısı yaratmıyor. “Mete” komutan ile “Rıza” doktor arasında geçen telsiz konuşmaları, tarih kadar eski savunmaları ve suçlamaları içermekten başka bir işe yaramıyor. Bu anlamda yönetmen, ne radikal olabilir ne de devrimci olabilir. Devrimci veya radikal olmaya çalıştığında ise, tıpkı son sahnede olduğu gibi, ya sistemin onu dışlama korkusundan ya da gerçekten kafasının karışık olmasından dolayı, saçmalıyor.

Savaşı, ülkelerin değil insanların dramı olarak görmesi ve bunu göstermeye çalışması, Nefes filmini sevmemde belki de en önemli neden. Milliyetçilikten, propagandadan uzak durmuş olmasını sağlayan şey de bu zaten. Filmde kadınların, büyük bir bölümde sadece anne ve sevgili sesi olarak görünmesi, ölmek üzere olan PKK’lı kadının ameliyat sahnesinde bile kadının hem televizyondaki manken hem de PKK’lı terörist bağlamında birer cinsel nesne olarak gösterilmesi bile, filmin, benim açımdan seksist olmasını gerektirmiyor. Ben bunu, simülasyonu olarak gördüğüm hayatın adaletsizliğinde ve seksistliğinde aramayı, daha adaletli buluyorum. Ekşi Sözlük’te, filmin 6 dakikalık ön-gösterim fragmanını izleyip de filmi seksist ve eril bulan bir kişiye yazdığım yanıtı buraya da ekleyeyim. Ne demek istediğim daha net anlaşılsın:

bu insanlar, bu dünya, bu türkiye, bu hâkkari, yazık ki ahlâklı klavye maestrolarının rafine ve steril düşünceleriyle şekillenmiyor. yazık ki o dağ başında yırtım yırtım yırtınan komutanı, bu dört başı bozuk dünya gerçek kılmış; yazık ki onun erkekliği, bu hercümerci bir anlamda meşru kılmış; yazık ki 35 askerin ölecekse de hiyerarşik bir düzende ölmesi gerektiğini bağıra çağıra tüm yunan’a, tüm düşmana duyurmaya çalışan komutanları bu hayat var etmiş; yazık ki bayrak, sevgili, eş, partner retoriğini yeniden yeniden üretmemek için onu bir kez daha son kez üretebilmenin heyecanına karşı çıkabilecek on binlerce tabur manyak erkek askeri bu hayat, bu dünya, üzerinde taş atmak için durduğum bu toprak gerçek kılmış. hangi ajitasyon bugüne kadar serbest kalmış da ona ipotek koymaya birinin gücü yetsin?

sinemanın durduğu bir yer varsa eğer, duracağı yerde toprağa sağlam basması icap ediyor. aynı şey, onu izleyen insanlar için de olsun, diyor gönül.

filmin yapısökümüne filmin kuş kadarıyla başlarsanız, geride işte böyle mayhoş steril bir gayret kalıyor. o komutan bir senaryo değil, o komutan geçen gün bir askerinin eline bomba tutuşturan komutan; o komutan, askerlerini korumak için yola mayın döşeyen komutan; o komutan, tüm ülke onun düşündüğü gibi düşünsün diye sarayı ayağa kaldıran komutan. içtimada ölmeyi bekleyen onlarca asker senaryo değil, o askerler komutanının bir gün eline bomba tutuşturduğu 25 yaşındaki askerler; o askerler, baskın olacağı biline biline yardım götürülmediği için ölen askerler. hepsinin erkekliğini alıp ucuz seksist kazanlarda kaynatarak çıkan steril buharları âleme yayıp bu dünya’nın gelmişine geçmişine, düzenine soyuna sopuna kibrit suyu sıkılmıyor zira ne erkeklik bir senaryo, ne de savaş bir senaryo. hayatın kamera arkasında kim varsa, o çıkıp kendini göstersin. filmin gösterdiği hayatsa, bırakın önce bir kendini izletsin.

komutandan, içtimadan, asker ölmesinden, komutan emretmesinden, erkek insanından bi’ haber olan ve sanki bütün bunlar burada değilmiş de paralel evrende birkaç ajitatif memurun mesaisinde gerçekleşiyormuş gibi kılıç bilenenlere belki de böyle bir filmle bir hatırlatma yapmak icap ediyor.

Filmin özüyle ilgili söylemek istediklerim bunlar. Biçimiyle ilgili olarak da birkaç şeyden bahsetmek istiyorum.

Oyunculukların tümünü vasatın üstünde buldum. “Mete” komutan, mükemmel bir iş çıkarmış. Askerliğini yapmış biri, bir yüzbaşının nasıl olduğunu ve olması gerektiğini bilir. Az çok her yüzbaşı birbirine benzer, ama Güneydoğu’da görev yapmış bir yüzbaşıyı görmek ve tanımak, herkese nasip olmayabilir. Bu yüzden de, insanın algısında, bu noktada bir delik oluşabilir. İşte bu filmdeki yüzbaşı, o deliği, hakkıyla dolduruyor. Tıpkı yazımın başında bahsettiğim “o bölge ortamı” gibi, böyle bir yüzbaşı imgesi de, hayalimizdeki yüzbaşıyı yeterince karşılıyor. O dönemin ve bölgenin olması gerekeni oluyor, yadırgatmıyor. Belki, bilinen gerçekliğin dışında yeni bir gerçeklik de yaratmış oluyor, ancak bu, hayatın akışına asla ve asla aksi durmuyor. Bu yüzden, yüzbaşıyı oynayan karakteri, gerçeğe ve olması gerekene çok yakın buluyorum.

Öne çıkan karakterlerin de nasıl öne çıkarıldıklarını biliyorum. 1 yıl okulu dondurup İstanbul’a geldiğimde gittiğim oyunculuk atölyesinde tanıştığım iki arkadaşım, bu filmde oyuncu olarak görev yaptılar. Yüzbaşı geldiğinde uyur halde yakalan ve filmin ilerleyen anlarında sevgilisi tarafından terk edilen İstanbullu asteğmen ile pek ortalarda görünmeyen bir askeri oynayan arkadaşlarım, filmin yapımından önce, Maslak’taki askerî birlikte uzun bir eğitimden geçirildiler. Bu eğitim aynı zamanda kameraya da alındı ve burada tanışıp birbirlerine ısınırken öne çıkan karakterler, filmde de vurgulanan karakterler oldular. Dolayısıyla bu seçimlerin de, hakkını vererek yapılmış doğru seçimler olduğunu söyleyebilirim. Şâirin, pantomim ustasının ve sıhhiye subayının karakterleri, filme renk katan karakterlerdi (Dip not: Filmde oynayan oyuncular, bu filmden para almadılar. Yaptıkları sözleşmeye göre, filmin ettiği kârdan yüzde alacaklar).

Çatışma sahnesinin de, şu âna kadar yapılmış en gerçekçi çatışma sahnesi olduğunu söyleyebilirim. Gerçekliğinden şüphe edildiği için, çatışma sahnesinin ve dolayısıyla filmin büyüsü kaçmasın diye flu çekim hilelerine başvurulduğu Yazı Tura filminin aksine, bu filmdeki teknik ekip, şahane bir çalışma yapmış (Yazı Tura’nın yönetmeninin, son filmindeki aksiyon sahneleri için Luc Besson’u kiralaması da ayrıca ironik bir not olarak tarihe düşülsün). Antalya’nın Toros Dağları’nda yaklaşık 1,5 yıl boyunca süren çekimlerin, çok iyi bir sonuç verdiği açıkça görülebiliyor. Filmin anlatı ve kurgu açısından da çok keyif verici noktaları var. “Mete” komutanın, filmin en başında askerleri bize tanıtması ve bu tanıtım sekansı boyunca fonda akan müzik, enfes bir docu-drama örneği verirken, filmin sonundaki, yine “Mete” komutana ait olan mektup sekans ise, oldukça çiğ göründü. Bir askerin, insanî yanı olduğunu belirtmek için ille mektup yazdırmak ya da şiir okutmak elzem değil. Bu noktada, işin biraz kolayına kaçılmış gibi geldi, ama genel itibariyle filmde, biçim açısından kusursuza yakın bir iş çıkarılmış. Bu konuda yönetmeni ve ekibini içten kutlamak isterdim (Bir dip not daha ekleyeyim. Filmin yönetmeni Levent Semerci, şu ve şu reklâm filmlerinin de yönetmenidir).

Filmin, bundan iki yıl önce çıkan fragmanlarında ve afişinde, “Nefessiz kalırsan ölürsün” olan mottosunu, filmin gişe tarihine yaklaşırken Vatan Sağolsun olarak değiştirilmesini ise, gişe kaygısından başka bir şeyle açıklayamayız sanırım. Normalde, bu hareketi de yerden yere vurabilirdim, ama filmin bütünü, bu konuda geri adım atmamı söylüyor. Yine de, bu hareket pek lezzetli bir tavır değil. Son not olarak da bunu ekleyeyim.

Nefes filmi ile ilgili söylemek istediklerim bunlar. Sözlerimi bitirirken, filmin ve yazımın doğasına yakışan bir başka alıntıyı yazmak istiyorum:

“Ne öldürmenin onurlu bir yolu vardır, ne de yok etmenin nazik bir şekli. Savaşta iyi hiçbir şey yoktur. Sonu hariç.”

Bunlar da ilginizi çekebilir

Be Sociable, Share!

9 Yorum »

  • Düd diyor ki:

    Bir de sinemadan anlasan neler olacak be Ali. Yani bir şeyleri eleştireyim, bir taraftan tutup olmamış diyeyim de tartışalım istiyorum da, hem yine çok entelsin, hem de geneli için aynı fikirdeyiz.

    Kaldım böyle valla.

  • hegel (afs) diyor ki:

    10 numara yazı olmuş. Nefes almadan okudum.

  • apaçi payi diyor ki:

    Henüz filmi izlemediğimden yazıyı da okuyamıyor ama çok merak ediyorum. Takipteyim.

  • Cafer Balta diyor ki:

    Luc Besson’un kiralanması gibi bir durum yok. Zaten Luc Besson gibi rüşdünü ispat etmiş gibi bir yönetmen bu saatten sonra gidip de başka yönetmenlere ısmarlama aksiyon sahnesi çekecek değil. Uğur Yücel ve ekibi uzmanlık alanı tehlikeli aksiyon sahnelerini filme almak olan Fransa kökenli meşhur Cinecascade ekibiyle çalıştı. Yazdığınız yazıları bu siteyi takip edip birşeyler öğrenmeye çalışan insanların okuduğunu lütfen unutmayın. Bir yazı yazmaya başlamadan önce lütfen kendinizden bira şüphe edin, eksik bildiğiniz şeyleri tamamlamaya çalışın. Google bu konuda büyük ölçüe yardımcı olacaktır.
    Başka türlü: “ben sana o ona bu bana şu sana alsana luk beson”.

  • mademli bagnum diyor ki:

    Etmiyorum şüphe müphe! Yazdığım her şey doğrudur, ne yapacaksın şimdi?

    Blogun sahibi başka, bu yazıyı yazan başka. O isterse bilgilendiriyordur, ondan dünyayı öğreniyorsundur da, gelip de bana çemkirme. Yok benim böyle bir derdim. O sahneyi Luc Besson çekti. Bu kadar. Her gördüğünden şüphe edeceksen, bundan da et, Google’dan da et.

    Cin olmadan adam çarpmak herkese kolay. Bundan sonra bu sayfada bir yazı okuduğunda, imza kısmına bakacaksın, benim adımı gördüğünde, uzaklaşıp o yazıyı okumayacaksın ve akıl vermeye kalkmayacaksın.

  • Düd diyor ki:

    Luc Besson dedikodusu ilk çıktığı dönemde Ejder Kapanı’na dair tüm aramalar zaten Luc Besson veriyordu, ben de bir yazımda laf etmiştim bu konuya. Ancak sonradan yalan olduğu ortaya çıktı. Şu anda aratınca adı geçmiyor misal, Besson’un imdb sayfasında da görünmüyor vs..

    Cafer Balta Ali gibi gaza gelmemeni rica edeceğim. Ara ara parlar, sonra sakinler melek gibi adam olur. Söylüyoruz ama oturmuş kişiliği gık demiyor.

    Ali sen de sakin düd.

  • Cafer Balta diyor ki:

    Kimseye çemkirdiğim yok. Kimseye akıl verecek de değilim. Ama az bilen ya da yanlış bilen birinin başkalarına yanlış bilgi vermesine göz yumacak da değilim. İnternet zaten şimdiden yeterince kirli, çöplükten farkı yok. Sonuçta bu bir dedikodu blogu yahut magazin sitesi değil. Yorumumu yaparken de ikinci çoğul kişi kullandım ve lütfen diye rica ettim. Gaza geldiğimi nereden çıkardığınızı anlayabilmiş değilim. Genç arkadaşın sinirli bir gergin bir anına denk geldi sanırım, yalnız keskin sirke küpüne zarar.

    İyi bir iş yapıyorsunuz, Türkçe yayın yapan bloglar içinde sinemayla ilgili gençleri bir nebze olsun aydınlatacak çok fazla alternatif yok. Anladığım kadarıyla öğrencisiniz, öğrenciliğin ne olduğunu bilirim. Sınav-vize zamanı adam gergin olur, buna müsamaha gösterilebilir ama terbiye sınırlarını aşmamak kaydıyla. İnternette anonim olmanız insanlara istediğiniz gibi çemkirme hakkını vermez size. Çocuk gibi “bana ne o sahneyi luk beson çekti işte” demekle bir yere varamazsınız.

    Dediğim gibi iyi bir iş yapıyorsunuz, anladığım kadarıyla reklam geliri gibi bir derdiniz de yok. Çalışmalarınızın devamını dilerim.

  • mademli bagnum diyor ki:

    Hâlâ akıl veriyorsun. Sana ne canım kardeşim, sa-na-ne? Sirke de benim küp de benim sana ne! Yanlış da benim, yazı da benim. Neye göz yummuyorsun, kim oluyorsun? Lütfen diye rica etme hakkını vermedim sana ben. Bana rica etme, bana lütfen deme, bana mümkünse tek bir söz dahi etme.

    Genç arkadaşmış. Benim her ânım senin gibilere sinirlenmekle geçiyor. Ezeli ebedi gerginim bu afra tafralardan. İlişme bana.

    İ-liş-me.

  • Düd diyor ki:

    Cafer Balta sanırım hâlen daha bu yazıyı ve yorumları benim (blog sahibi) yazdığımı sanıyor. Lütfen yazıyı ve yorumları gönderen kişilerin rumuzlarına dikkat edin. Ben Düd, blog sahibi, mademli bagnum konuk yazar.

    Bu yazı konuk yazar mademli bagnum tarafından yazıldı. Sizinle polemiğe giren de o. Yorumlar da onun. Ben öğrenciyim, o değil. Asabi davranmaması konusunda da uyardım ancak dinlemiyor. Ben de yazısına değer verdiğim için dokunmuyorum. Böyle biri o da.

    Sizden ricam polemiği uzatmamanız. Dilerseniz posta adreslerinizi vereyim birbirinize, oradan devam edin ancak bu mesajdan sonraki dalaşmaları sileceğim. Haberiniz olsun.

Yorum Yapın!

Yorum yapın, ya da trackback bırakın. Ayrıca yorumları RSS yoluyla takip edebilirsiniz.

Kibar olun, güzel yazın vs..

Şu tagları kullanabilirsiniz:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Bu blogda Gravatar kullanabilirsiniz. Gravatar'a üye olun.

 
/* */