Diplomatik Sır!
Haziran 4′te belli olmuştu her şey ama, ne olur ne olmaz, bir sorun çıkarsa diye vizem çıkana kadar siz dostlarla paylaşmayayım demiştim. Film Fabrikası‘ndaki dostlar biliyordu tabii (oradan duyup katılmıştım zaten). İyi ki de yazmamışım zira olan oldu, gidemiyoruz. Açıklayalım.
(Kişisel yorumlarımı yaptığım kısımlarda abartmalar mevcuttur. Onun dışındaki her şey birebir yaşanmıştır)
(Bu yazı yazıldıktan sonra yaşananları buradan okuyabilirsiniz)
7. In the Palace Kısa Film festivali kapsamında 20-27 Haziran 2009 tarihleri arasında Bulgaristan’ın Balchik kasabasında gerçekleştirilecek atölyelerden birine katılma hakkı kazanan 4 Türk’ten biri olduğumu öğrendim. Mutluluk tavan tabii. Hemen gerekli işlemleri gerçekleştirmeye başladım. Pasaportumu süresini uzattıktan sonra sıra Bulgaristan vizemi almaya geldi tabii. Gariplikler de orada başladı zaten.
Konsolosluk randevu sistemiyle çalışıyor. Yani telefon ediyorsunuz, size şu gün şu saatte gelip belgelerinizi verin diyor ve bir düzine belge sayıyor. Tabii sadece bu randevuyu alabilmek için dahi 23 Türk Lirası istiyorlar sizden. Paşalar gibi veriyorsunuz. Ayrıca bir seyahat sigortası ve vize başvurunuz için 60 avro talep ediyorlar. Talebiniz acilse, yani 4 gün içinde istiyorsanız 120 avro istiyorlar. Diğer elçiliklerin bunun yarı fiyatına 2 günde vize verdiklerini düşününce insan biraz garip oluyor tabii. Ama olsun, festivale katılacağız, verdik hemen (ki sonradan öğrendik ki festival AB destekli olduğundan onu da vermek zorunda değilmişiz).
Randevu gün ve tarihinde geldik efendim, tabii ne yapacağını bilememenin heyecanı ile 1,5 saat erken vardım kapının önüne, 1 saat de geç çağrıldığımı hesaba katarsak 2,5 saat bekledim. Kapı dediysek, öyle normal kapı değil. Hayalimde ofis tarzı bir yerin bekleme odasında adımızın mikrofonla okunacağını falan düşünmüştüm nedense, oysa bildiğiniz parmaklıklı bir hapishane kapısı arkasından küçücük bir deliği açıyor güvenlik, oradan isimleri okuyup içeriye alıyor sizi, insanlar parmaklıklardan belgelerini uzatıyor vs. Spielberg filmindeymişsiniz gibi bir ortam oluşuyor. Tabii onun filmlerinde yaz güneşi tepenizde sizi yakmıyor.
Tek kelime Türkçe bilmeyen çalışanlar içerisinde belgelerimin arasındaki eksikleri doldurmaya çalışıyorum. Şurası boş diye işaret ediyor, o bilgiler bize gelmedi diyorum, omuz silkip gidiyor. 2 3 dakika gelmiyor bu Türkçe bilmeyip de Türkiye elçiliğinde çalışan bayan. Sonra geliyor, ben tabii ki aynı şekilde bekliyorum. Yine buralar boş diyor, güvenlik geliyor ona söylüyor, diyorum bilmiyorum birader, organizatörü arayıp sorayım hemen diyorum, no phone diyor bana dışarıda ara diyor. Çıkarsam girebilir miyim diyorum, hayır diyor (bunları vücut dili ile anlatıyoruz birbirimize, hayal edin). Neyse, uğraş didin, kadın sonunda Bulgar dilinde yazılmış davetiye mektubunun üzerinde doldurmam gereken kısımları işaretliyor, yazıp veriyorum. Bir kâğıda bir tarih yazıyor ve bana uzatıp önündeki masayı seyre dalıyor. Bu Bulgarcada git demek sanırım diye düşünüp gidiyorum.
Kâğıdın üstündeki tarih 1 hafta sonrası. Büyük bir mutluluk ve heyecan içerisinde gidiyorum bir hafta sonra hapishane kapısına yine. Bu sefer ortama göçmen kampı havası hâkim. Dışarıda sıra bekliyorsunuz tabii ama tüm akıllı Türkler araya kaynıyor, ekmek uzatılan küçücük delikten size verilen kâğıdı uzatıyorsunuz ve güvenlik pasaportunuzu bulup veriyor. Bu şanslı iseniz oluyor tabii.. İlk gün yarım saat kapıda bekledikten sonra, vize talebime cevap gelmediğini ve daha sonra tekrar gelmemi söylediler bana. Her gün gidip gelmeyeyim, arayıp sorabileceğim bir telefon var mı dedim, verdiler. Hemen organizatörlere haber verdim, bana verilen numaranın tüm gün meşgul çaldığını, en son saat 5′te çalmaya başladığını o zaman da kimsenin telefonu açmadığını öğrendim.
Ertesi gün yine düştüm yollara (Bulutsuzluk’tan Yine Düştük Yollara gelsin). Geldik kapıya, akıllandık tabii artık, 40 dakika kala geldim!!! Nasıl akıl ama. Bu sefer en öndeyim sırada, 2 bayanla tanışıyorum, biri psikolog, 2 çocuğu var, nereli olduğunu unuttum, zamanında göç etmiş, Boğaziçi mezunu, biz öğrenciyken Bulgaristan’a otobüsle haftasonu ziyarete giderdik, şehri sorarlar, en basit şeyleri bile merak ederlerdi dedi. Pasaportunda 10 yıllık Amerika vizesi var, üstelik sadece 20 gün için başvurmuş, 10 yıl vermişler. Geçen sene aynı bilim konferansına başvurmak için yine bu elçiliğe geldiğinde 3 günde almış vizesini. Bu sene vermiyorlar efendim. 2 günlük vizeyi hanıma vermiyorlar. Moralim bozuluyor tabii, acaba bana da mı vermeyecekler diye düşünüyorum. 40 dakika kadar bekliyoruz bayanla, o da önceki gün gelmiş, eksik belgen var deyip geri göndermişler, uçağını ertesi güne erteletip gelmiş belgeleriyle. Bana yine cevap gelmedi dediler, döndüm yine, umarım alır bayan da bu akşam gider, son gününe yetişir konferansın diyorum.
Ertesi gün yine oradayım, bu sefer çok akıllandım ama, trafik sıkışıklığının da etkisiyle 20 kala kapıdayım. Yine kalabalık, yine verdik kâğıdı, adam bakıp bulamadı, kenarda bekle dedi. Tamam, kesin yetişmeyecek dedim bu sefer. Günlerden cuma, pazar uçak var, her şey ayarlanmış ve cevap belli değil. 15 dakika bekledikten sonra baktım önceki günki bayan gelmiş yine. Vermemiş ipneler diyorum, kızıyorum. Pasaportlarımızı almaya geldik, onları da vermiyorlar, dilekçe yazdık diyor. Nasıl insanlar bunlar diye geçiriyorum kafadan. 20 dakika bekliyorlar, anca veriyor adamlar pasaportlarını. Ama bugün kadın çok sinirli, onu farkediyorum. Beklediği 20 dakika boyunca neler yapacağını, nerelere nasıl şikâyet edeceğini anlattı. Keşke herkes bu kadın gibi olabilse diye geçirdim içimden. Tam bunları düşünürken komisyoncular geldi. Komisyoncu nedir? Elçilik önünde bekler bu amcalar, çok acil vize mi lazım? Verirsiniz biraz para, bunların tanıdıkları vardır içeride, 2 günde alırsınız vizenizi, siz mutlu, onlar mutlu, kapıdaki güvenlik mutlu, içerideki adam mutlu. Bunun bir diğer adı, rüşveti meşrulaştırmaktır ve sosyal etiğin bir numaralı ihlallerinden biri, yolsuzluğun en temel örneğidir. Adamlar çatır çatır vizelerini alırken, biz kapıda bekliyoruz. İşte geldiler diyor kadın, bunları da yazacağım, hepsini de göndereceğim Baş Konsolosluğa diyor. Buradan elle yazıp verecektim ama bunlar çöpe atar ulaşmaz diyor. Elektronik postayı da sallamazlar bence diyemiyorum kadının yüzüne, ama o kadar katılıyorum ki, veriyorum posta adresimi, örnek mektubu bana da atın, ben de kendime göre düzenleyip atayım diyorum. Umarım yarın ya da öbür gün gönderecek. Kadın sonunda pasaportunu alıyor ve gidiyor.
Ben yine başlıyorum beklemeye, bakıyorum kapıda bir genç derdini anlatmaya çalışıyor güvenliğe, elindeki kâğıda bakıyorum, benim davet mektubunun aynısı, yaklaşıyorum Palace yazıyor kâğıtta, gel abi, dinlemezler seni boşver diyorum. Tanışıyoruz, sohbet ediyoruz. Bu arada adımı çağırıyorlar, cevap yok diyorlar. Türkçe bilmediklerinden başlıyorum İngilizce anlatmaya derdimi, pazar uçak var reis, nasıl cevap yok diyorum, duvarda asılı olan P.ztesi-Cuma 9-12 yazısını gösteriyor, Are you fuckin’ kidding me demek istiyorum, diplomatik krize yol açar diye on
e minute diyorum, pazar uçak diyorum, yetkili biriyle görüştür diyorum no diyor. Hemen organizatörleri arıyorum, bir şok da onlar yaşıyor, ısrar et gir, ben de Bulgaristan’ı arıyorum diyor. Kapıya gidiyorum, sör one minute, yetkili biriyle konuşmam lazım diyorum, ben sadece güvenliğim, bak biz iki güvenlikten başkası yok içeride diyor (ben o sırada Bulgar elçiliğinde bir görevlinin Bulgarca dışında bir dil bilmesinin şokunu yaşıyorum).
Organizatörler arıyor, bekle kapıda, içeriye ulaşmaya çalışıyoruz diyorlar. Tanıştığımız arkadaşla 1,5 saat kadar sohbet ediyoruz, umarım Pazar görüşürüz abi deyip, telefonları değiş-tokuş edip ayrılıyoruz. Ben beklemeye devam, arada organizasyondan arıyorlar şu anda şu görevli bu elçiyle konuşuyor az daha bekle olacak bu iş diyorlar. Çabaları cidden beni çok mutlu ediyor ama alamayacağımı anlamış gibiyim artık o vakit, peki bekleyelim diyoruz, 3 te buluşacağım arkadaşıma (hani aşağıda fragmanı olan Temas filmini çeken arkadaş, son rötüşları atacağız da filme) saat 3,5da abi hâlâ konsolosluktayım diye mesaj atıyorum. Saat beşe kadar kapıdaki güvenlikle kanka oluyorum. Konuşmadığımız konu kalmıyor artık, kız arkadaşlarımızla ilk nasıl tanıştığımızı bile öğreniyoruz, arada organizasyondan şimdi konsolosla görüşüyorlar, birazdan olacak ve benzeri aramalar geliyor, arkadaşa mesaj atıyorum, yarım saat daha. Saat 17:13′te geliyor son telefon (telefon kayıtlarından baktım yoksa o kadar ağır bir travma yaşamış değilim) ve Eylem sana vize vermiyorlarmış. diyor. Neden? diyorum, ‘Diplomatik sır’mış, söylemiyorlar cevabını alıyorum. Türkçe tercümesi ise sanırım “İşgal altındaki topraklarda doğmuş olduğundan seni ülkemizde istemiyoruz” gibi bir şeydir (bilmeyen için Lefkoşsa-Kıbrıs doğumlu, KKTC/TC çifte vatandaşıyım). Birader benim için bu kadar uğraştığınıza değer mi diye geçiriyorum içimden. Organizatör Ezgi hanım o kadar üzgün ki ben onu telkin etmeye çalışıyorum. O vakte kadar çoktan ümidi kaybetmişim zaten. Bitirme tezi yetişmeyecekti, o yetişir bari diyorum, tutuyorum evin yolunu.
Bitiriyoruz filmi, ses için Kerem’e gönderiyoruz. Bulgaristan maceram ise başlamadan böylece sonlanıyor.
Her şeyden sonra, Ezgi Yalınalp’a çok teşekkür etmek istiyorum. Elinden gelen her şeyi ama her şeyi yapmasına rağmen Bulgaristan bürokrasisini aşamadık. Eve geldiğimde bir postasını görüyorum, üzgün olduğunu yazıyor, vallahi diyorum beni geçtim bu kadına yaptığınız ayıp.. Buradan tekrar çok teşekkür ediyorum kendisine ve ileride yüzyüze tanışabilmeyi de umuyorum. Vize istemeyen bir bölgede olması temennisi ile tabii, yoksa benim iş yine zor..
Ben henüz pasaportumu da geri almış değilim. Pek gidesim yok..
Popülerlik: 6% [?]

Bence pasaportu bırakma ne olursa olsun. İşinde peşini bırakmasan daha harika olur. Daha neler görücez bakalım bu hayatta.
yuhhhh diyorum *ötü kalkmış sinyalci ipneler.
eskiden karayolu gümrüğünde soyup-eziyet ederlerdi şimdi 16 yıldızlı mavi bayrak korumasında kosoloslukta yapıyorlar demek…
çok gelişmişler…
Herhalde bırakmayacam, manyak mıyım İlhan :). Hemen hemen de gitmem ama, bir hafta falan geçsin öyle..
Ben fena halde motivasyon kaybına uğrayan zavallı bir faniyim, ben bırakabilirdim yani onun için şeyttim hehe.
diplomatik sır dediğinde gerçekten bunun hakkını vereceğini hiç düşünmediydim ama yazıyı okuduğumdan beri artık dünyada en çok merak ettiğim ikinci şey seninnan ilgili diplomatik sırrın ne olduğudur! (abi sen casus olmayasın? birinci merağım da acme'nin açılımının ne olduğudur)
Bana bu Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi durumunda Azerbeycan'a yapacaklarına benzer geldi. Yazın çok acıklıydı Eylem, gerçekten sıkıldım senin adına.
Abim de Almanya'ya vize almak isterken değerlisinden 2-3 tane taşınmaz varlık tapusu götürmüştü, vize için gerek yok deyip işleme almamışlardı, sonra da tapuları almadıkları ve abimin o sırada 9-5 bi işi olmadığı için abime Almanya'ya işçi olarak kaçıp geri dönmeyecek muamelesi yapıp vizeyi vermemişlerdi. O da konferansa gidememişti.
Vize almak zorunda olmak, hele Bulgaristan'a ve Yunanistan'a, ayrı bi güce gitme durumu oluştururken sana bu ırkçı muameleyi yapmaları kabul edilemez. Geçmiş olsun Eylem…
Merhaba, hem sözünü ettiğiniz organizasyonun bir üyesi olarak hem de sizin Bulgaristan konsolosluğunda yaşadıklarınızı on yıl kadar önce İngiltere Konsolosluğunda yaşyamış biri olarak geçmiş olsun demek istiyorum. Aynı şeyleri benzer şekilde yaşamıştım ben de. Üstelik iki hafta süreyle Ankara'dan neredeyse hergün İstanbul'a giderek bir türlü tamamlayamadığım (her görüşmede başka bir belge istedikleri için) belgeleri götürüp, camın ardından sesini zor duyduğum insanlara kendime ve beni İngiltere'ye davet eden kızkardeşimin hayatına dair olarak sordukları kimi özel soruları benimle bekleyen belki 20 kişinin içinde bağırarak cevap vermek zorunda kalmıştım. Sonunda vize alamayacağımı düşünerek vazgeçmek üzereyken verdiler vizemi. Çok sonra öğrendiğim gerçeği; kızkardeşimin patronu olayı öğrenip rüşvet vermiş içeriden birine. Ve vize alamaz yanıtı değiştirilmiş.
Konsoloslukların istedikleri belgeler zaten normal koşullarda pek de biraraya getirilebilir belgeler değildir. Düşünsenize çalıştığınız şirketin ticaret sicil gazetesinde yayınlanmış ilanını isterler sizden niyeyse. Siz de vize alan şirketlerden birine sorarsınız tekrar bilmem ne ülkesine vize için neler gerekiyor diye telefondaki pasaport ve fotoğraf dışında bir şey gerekmiyor der. Siz getirin biz hallederiz ve halleder de.
Sizin durumunuzun organizasyon yanında yer alan biri olarak da bu işin koordinasyonunu yürüten sevgili arkadaşım Ezgi'nin ne kadar çabaladığına ve sonuca ne kadar üzüldüğüne de şahit oldum. Her ikinizi de üzüp hırpalayan bu sürecin bu şekilde bitmesinden dolayı üzgünüm.
Geçmiş olsun dileklerimle…
Öncelikle yorum yapan herkese teşekkürler.
İbo sana Wikipedia'nın gücü öğretilmedi sanırım.. It is also an acronym that stands for "A Company that Makes Everything". Artık diplomatik sırrım dünyada en çok merak ettiğin şey oldu :).
suicade öncelikle teşekkür ederim. Ezgi zaten benden daha çok üzüldü duruma, devamlı o üzülüyor ben önemli değil diyorum :). Elimden geleni yapmaktan başka elimden gelen bir şey yok. Birkaç yere daha daha farklı şekillerde şikâyet dilekçelerimi ileteceğim ve mümkün olduğunca olayı duyuracağım önümüzdeki haftalarda.
Belki ömrümde ilk kez bir şeye faydam olur.
Yorum Yapın!
Sinema 101 »
Bilgi Paylaşımları PDF ve Özeleştiri
Paylaşıma Ara‘da yem atmıştım ama yutan olmadı, ben de kendim yapayım n’apalım dedim. Bilgi Paylaşımı bölümünde yer alan bugüne kadar yazdığım neredeyse tüm yazıları tek bir PDF dosyası halinde derledim ve bugün sizlerle paylaşacağım, ne …
Eylem Planı’na Hoşgeldiniz!

Burası benim evimmiş meğersem diyenlerin mekânı, Heri'nin Seli'yle tanıştığı, Titanic'in battığı, Deliliğin Dağı Eylem Planı'na hoşgeldiniz.Son Yorumlar
Arşiv
Posta Servisi
Sevdiklerim
Bölümler
En Ünlü Yazılar
Geçidi Resim
Haftalık
Etiket Bulutu